30 Eylül 2020 Çarşamba

Azerbaycan’daki kardeşlerimize Kamal Atatürk mü ihanet etti!








Mektupla rica ederim diyerek kardeş satanı ilk kez görüyorum, kardeşlerimizi komünist ruslara satan adamı iyi tanıyın.

(Mektubun birinci kısmını geçiyoruz.)

***“Türkiye Büyük Millet Meclisinin Moskova Hükümetine birinci Teklifnamesidir.(…)

2 – Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine harekâtı askeriye yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfuzla Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dâhil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere bunlar aleyhine harekâta başlamasını temin ederse Türkiye Hükümeti de Emperyalist Ermeni hükümeti üzerine harekâtı askeriye icrasını ve *Azerbaycan hükümetini de Bolşevik (Komünist) zümrei düveliyesine ithal etmeyi taahhüt eyler.*

3 – Evvela milli topraklarımızı tahtı işgalde bulunduran Emperyalist kuvvetleri tard ve atiyen emperyalizm aleyhine vuku bulacak mücadelatı müşterekemiz için kuvayı dâhiliyemizi taazuv ettirmek üzere şimdilik *ilk taksit olarak beş milyon altının ve takarrür ettirilecek miktarda cephane vesair vesaiti fenniyei harbiye ve malzemei sıhhıyenin ve yalnız şarkta icrayı harekât edecek kuvvetler için erzakın Rus Sovyet Cumhuriyetince temini rica olunur.* Ihtıramatı faike ve hissiyatı samimanemizin kabulünü rica eyleriz.

Ankara 26 \ Nisan \1336(1920) Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal”

***Mektubun 2’inci kısmını sadeleştirelim: 2 – Bolşevik kuvvetleri Gürcistan üzerine askeri harekat yapar veyahut takip edeceği siyaset ve göstereceği tesir ve nüfusla Gürcistan’ın da Bolşevik ittifakına dahil olmasını ve içlerindeki İngiliz kuvvetlerini çıkarmak üzere, bunlar aleyhine harekata başlamasını temin ederse Türkiye Hükümeti de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine askeri harekat icrasını ve *Azerbaycan Hükümetini de Bolşevik (Komünist) devletler zümresine ithal etmeyi taahhüt eyler (garanti eder).***********

KAYNAKLAR: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Arşivi: 132/19543, sayfa 13.

Ayrıca bakınız; Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1991, sayfa 318.***

Bu mektubun yazılmış olduğunu kemalist bir siteden teyid ettirelim… Bağlanmak isteyenlere sitenin linkini buraya ekliyoruz:

http://www.ataturkdevrimleri.com/yazi-580-ataturkun-lenine-yazdigi-mektup.html

********** Kadir Çandarlıoğlu**********

“Belgelerle Gerçek Tarih” isimli 792 sayfalık çalışmamızı ücretsiz indirebilirsiniz:

http://www.mediafire.com/?vgk9k8cozdpy7ez

*Alıntılarda şu şekilde kaynak belirtiniz:

http://www.belgelerlegercektarih.wordpress.com

* Boraltan Katliamı ismet inönü Azeri kardeşlerimizi Ruslara teslim etti

https://sahtekahramanlar.blogspot.com/2018/09/boraltan-katliam-ismet-inonu-azeri.html


26 Eylül 2020 Cumartesi

5816 Sayılı Kanundan dava açılanlar için savunma örneği






…. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE

SORUŞTURMA NUMARASI •

ESAS NUMARASI •

İDDİANAME NUMARASI •

SAVUNMASINI SUNAN SANıK •

KONUSU • Savunma Dilekçemdir.

İZAH • Şahsıma yapılan suçlamaları şu sebeplerden reddediyorum:

1) Yargılama konusu olan 5816 sayılı yasa, siyasal bir yasadır. Çünkü Kamâl Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisinin Kurucu genel başkanıdır, siyasal ve kamusal bir figürdür; ayrıca Kamâl Atatürk'ün hatırası da hukuken siyasidir. Bundan ötürü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 5816'ya dair verdiği güncel kararların ışığında 5816 sayılı yasadan yapılacak bir yargılama ve yargılamayı yapacak mahkeme hukuken tarafsız ve adil değildir, ki 16 Nisan 2017 tarihli anayasa değişikliği referandumu ile mevcut Anayasanın 9. maddesindeki yargının niteliklerine, tarafsızlık ilkesi de eklenmiş ve bu durum kesinleşmiştir; bundan ötürü 5816 SAYILI YASA, ANAYASANIN 9.MADDESİNE ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 1, 6, 9, 10, 13 ve 14.maddelerine AYKIRIDIR. Keza Avrupa Birliği 2009 yılı ilerleme raporunda 5816 sayılı yasanın düşünce ve ifade özgürlüğünü engellediğine dair çok net tespitler vardır. Bundan ötürü Anayasaya ve AİHS'ye aykırılık iddiası gereğince yargılamaya ara verilerek Anayasaya ve AİHS'ye aykırılık iddiasının çözümü için dosyanın öncelikle Anayasa Mahkemesine gönderilmesini; aksi hâlde 6216 sayılı yasanın 40. ve diğer maddeleri gereği gerekçeli olarak bu konuda RED kararı verilmesini diliyorum.

2) Ayrıca iddianameye konu paylaşımlarda geçen ifade ve ibarelerin hiçbiri 5816 sayılı yasa anlamında dahi suç değildir; siyasal eleştiridir, sert eleştiri dahi sayılamaz, suçun unsurları oluşmamıştır. Kaldı ki paylaşımlarımda doğrudan ya da dolaylı hiçbir hakaret yoktur. Kamâl Atatürk için kullanılmış bile olsa iddianameye konu paylaşım/paylaşımlarda geçen ifade ve ibareler Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi anlamında siyasi, dini, felsefi, insani, vicdani, tarihi, sosyolojik görüş ve kanaatlerimdir yani tipik düşünce, kanaat ve ifade özgürlüğü kapsamındaki açıklamalardır. 5816 sayılı yasanın nasıl uygulanacağı konusunda AIHS ve AİHM kararları bağlayıcıdır, yargılamaya konu olayda 5816 sayılı yasaya değil daha üstün hiyerarşik mevzuat olan hatta T.C. Anayasasının 90/5 maddesine göre yasaların bile üstünde kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine itibar edilmelidir. Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 21/10/2014 tarihli 9540/07 başvuru nolu Murat Vural kararı, 23 Haziran 2015 tarihli 34823/05 başvuru nolu OZÇELEBİ/Türkiye ile gene Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 07/12/1976 tarihli Handyside- Birleşik Krallık ve 41123/30 başvuru nolu Yevgeniy YakovIevich DZHUGASHVILI/Rusya kararları bağlayıcıdır. işbu dosyada yapılacak yargılamada AIHS'ye ve AİHM'nin yukarıda belirtilen kararlarına uyulması gerektiği aksi halde AIHS'ye ve AIHM‘nin ilgili kararlarına neden itibar edilmediğinin ayrıca ve açıkça irdelenmesi gerektiği kanaatindeyim, keza Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 03/11/2011 tarih ve 2011/9485 Esas, 2011/28383 Karar sayılı ilâmı bu yargılama için emsaldir ve bağlayıcıdır. Her ne kadar ülkemizde milli hukuk kuralları var ise de ülkemiz hukuku; Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ve medeni milletlerce kabul edilmiş evrensel hukuk prensiplerinin hâlihazırda ayrılmaz bir parçasıdır. İşbu dosyadan verilecek cezalandırma, iç hukuk yolları usûlü dairesinde tüketildikten sonra, Avrupa insan Hakları Mahkemesine götürüleceğinden Milletlerarası Sözleşme ve AIHM kararlarına ve kriterlerine uyulmadan verilecek kararlar Ülkemizi milletlerarası hukuk mercilerinde hukuken ve siyaseten zor durumda bırakacak ve kamuyu tazminat yükü altına sokacaktır.

3) Dosyada bulunan iddianameden anladığım kadarı ile iddianame; Kamâl Atatürk'ün eleştirilemez olduğu üzerine kuruludur oysa Kamâl Atatürk kamusal ve siyasal bir figürdür ve eleştirilebilir ayrıca Kamâl Atatürk'ün hatırası da siyasaldır. Siyasal ve kamusal figürlerin eleştirilebilir olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AIHM kararları ile de teyit edilmiş evrensel bir haktır. AİHM karar kriterlerine göre şiddet ve nefret içermeyen vandalizm özelliği olmayan ve savaş kışkırtıcılığı taşımayan her söz ve eylem düşünce özgürlüğüdür, Yargılama konusu yapılan şahsıma ait paylaşımlarda şiddet, nefret, vandalizm ve

savaş kışkırtıcılığı yoktur, pasif düşünce özgürlüğüdür; yine AIHM kriterlerine göre bir söz ya da yazının toplumda infial uyandırması gayet normaldir, önemsiz şeylerin açıklanması dahi düşünce özgürlüğü kapsamındadır. Ayrıca yazı ya da düşüncenin ille de önemli bir kamusal görev ifa etmesi, yararlı olması da gerekmez. AIHM; 21/10/2014 tarihli 9540/07 başvuru nolu Murat Vural ve 23 Haziran 2015 tarihli 34823/05 başvuru nolu ÖZÇELEBİ/Türkiye kararlarında 5816 açısından daha ağır eylemleri dahi düşünce, kanaat ve ifade özgürlüğü olarak tespit etmiştir ki o kararlardaki eylemlerle kıyaslandığında şahsıma ait yazı ve paylaşımlar hiçbir şekilde suç değildir.

4) Beyanlarımın içeriği hakaret değildir, hakaret yahut aşağılama maksat!' da değildir; tarihi olaylar, tarihi kayıtlar ve kayıtlarda yer alan kişisel beyanların sunulması ile bunlar eşliğinde yapılan tespitlerden ve bu tespitler ışığında yazılmış şahsi kanaatlerimden ibarettir:

(burası örnek kişi kendi dava metnine göre değişiklik yapmalıdır)

İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ 10. MADDE

İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temellerinden ve vaz geçilmezlerindedir

“Bu özgürlük sadece hoşa giden, izin verilen düşünceler için değil aynı zamanda kaygı verici ve şoke edici , korkutucu endişe ve ürpertici şok edici , yalnızca alışılmış tutum ve davranışlar değil yalnızca alışık olduklarımızdan değil hoşa gıtmeyen alışık olmadığımız sıradan olmayan araştırıcı ve farklı unsurlarında irdelenmesi ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında olduğundan ilginç gelen şeylerde hayret vericive kırıcı durumlarda ifade özgürlüğü kapsamında olduğundan , 5816 sayılı Kanun belirgin bir içeriği cezalandırmaktadır.

Burada mesele Atatürk'ün ya da Kemalist devrimlerin korunması değil, cezalandırmak için belli bir içeriğin seçilmesidir. Bu içerik seçiciliği aynı zamanda bir içerik ayrımcılığıdır. Anayasa ya da kanuna aykırıdır.

5816 Sayılı Kanun yine belli özellikte siyasi içeriklerin ifade edilmesi karşısında hak statüsüne yükseltilen hassasiyetlerin topyekün bir şekilde yasaklanmasına aracı kılınmasıdır.

Ceza hukukunun, ulusal bir kahramanın hatırasını korumak adına içerik ayrımcılığı yapması anayasaya aykırıdır.

2- Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrasında, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz” denmek sureti ile uluslararası andlaşmaların, ulusal yasalar kadar Türk hukuk düzeninde geçerli olduğu kabul edilmiştir.

Bu andlaşmaların en önemlilerinden birisi 04/10/1950 tarihinde Roma’da imzalanan, 03/09/1953 tarihinde yürürlüğe giren “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme”dir (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi-AİHS). Anılan Sözleşme Ülkemiz tarafından 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı “İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme ve buna Ek Protokolün Tasdiki Hakkında Kanun” ile onaylanmıştır. 18/05/1954 de onay belgesi verilmesi ile Sözleşme Türkiye açısından yürürlüğe girmiş ve iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir.

AİHS’nin 10. maddesi “İfade özgürlüğü” kenar başlığını taşımakta olup, anılan maddede, “1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.

2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”

Denilmektedir.

İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her kişinin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü, yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın demokratik bir toplum olamaz. İfade özgürlüğü güvenceleri anayasal demokrasilerin kilit taşıdır. Bu özgürlük demokratik bir toplumda “kamusal” tartışmaya serbestçe katılımın temelini oluşturur.

AİHM, ifade özgürlüğünün demokrasi bakımından ifade ettiği özel önemi birçok kararında vurgulamıştır. Mahkeme’ye göre, “ifade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü bireylerin kendilerini geliştirmelerinin olduğu kadar demokrasinin gelişmesinin de temel şartlarından biri olduğu için “demokratik bir toplumun aslî temellerindendir. Demokrasinin başarısı ifade özgürlüğünün güvence altında olmasına bağlıdır.”

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 02.12.1998 tarihli Gemici-Türkiye kararındaki “İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici bilgi ve fikirler içinde geçerlidir.

Türkiye Cumhuriyeti; muhtelif çeşitli kimliklerden oluşan, dine ve mezhebe inananların birlikte yaşadığı halklar topluluğudur. Toplum düzeninin esası hukuk olup, en önemli kaynak olan kanunların lafzında ve tatbikinde hukukun evrensel ilke ve esaslarından vazgeçilemez.

Atatürk’ün manevi şahsiyetine ve hatırasını korumaya yönelik 5816 sayılı Kanun; tabulaştırma veya her yönüyle Atatürk’ü dokunulmaz ve eleştirilmez kılma maksadı taşımaktadır, aynı zamanda bununlada kalmayıp değişik farklı sıradanalışilmiş ve hoşa gitmeyen ifadelerinde araştırılıp sorgulanmasına engel teşkil etdıgınden düşünme irdeleme araştırma ve insanın idrak etme gibi hüriyetlerini bağlayıcı nitelide olduğundan insanların değişik düşüncelerini ifade etme melekesine mani olduğundan Ne mümkün zulm ile imhâ-yı hürriyet?....

“Ey geleceğin ümidi olan hürriyet! Sen ne can dostuymuşsun; dünyayı bütün üzüntü ve sıkıntılardan, ümitsizlikten ve minnetlerden kurtaran ve kurtaracak olan sensin.”

"Ne mutlu fikir vebalılarına; ve yazıklar olsun, eşek sıhhati içinde, günübirlik hayat çayırında otlayanlara!.."

Babıali, Necip Fazıl

5816 Eşitlik ilkesine aykırı ZİRA : HUKUKA ADALETE GÖRE : Kanunda dahi ölen bir kişi mahkeme haki HAKİ düşüyor. HAKİ DÜŞÜYOR ÖLÜLER EVRENSEL HUKUKA GÖRE HUKUKUN KONUSU OLAMAZ ÖLÜLER HUKUKUN MEZZUSU DAHİ OLAMAZ

Bilindiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinde ifade özgürlüğü yer almaktadır. Anayasamızın 90. maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) iç hukukumuzun bir parçası haline getirilmiş olduğundan 1982 Anayasasında ifade özgürlüğü, temel hak ve hürriyetlere yer verilen ikinci kısımda 25. ve 26. maddeleri kapsamında düzenlenmiştir. Anayasanın, öncelikle, ifade özgürlüğünü düzenleyen “Düşünce ve Kanaat” hürriyeti başlıklı 25. maddesinin birinci fıkrasında “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.” hükmü yer almakta ve ikinci fıkrasındaki “Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” hükmü ile devam etmektedir. “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26.maddede ise “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Hal böyle olunca, sanığın , Atatürk ile ilgili düşüncelerini ister sosyal paylaşım platformlarında, ister kaleme aldıkları yazılarını yayınladıkları bloglarında ister basın yayın organlarında farklı ve alışık olmadığımız paylaşımları, irdeleme sorgulama maksadıyla yalnızca hiçbir ekleme yapmadan kendisinin ifadesi dahi olmayan paylaşımlardan ötürü kişinin demokratik bir devletde ve araştırma sorgulama sadece tek tip düşünmeye mecbur edilme ve bireylere dayatılan dogmatik tek tip düşüncenin mahkumiyetine sebebiyet verdiğinden ve ve aksine neden olacak hertür davranışın küçük düşürme ve hakaret kastıyla kaygısıyla yorumlanması çoğulculuğa ve düşünme araştırma sorgulama irdeleme ve kendisini geliştirme gibi hüriyetleti kısıtlama olarak düşünülmesi kaçınılmazdır zira bu gibi hususları cezalandırılması demokratik ve çok seslilik ve hoş görü gibi prensiplerede mahkumıyet verilmesi düşünce ive ifade hürriyetine engel teşkil etmektedir.

Aksi halde olduğu ileri sürülen düzen; sübjektif, sert ve keyfi nitelikler taşır. Ölüm hadisesi ile kişilik son bulacağından, ancak hayatta bulunan kişilere karşı hakaret suçu işlenebilecektir. Bu sebeple, manevi varlığı temsil eden “onur” ve “şeref” gibi kavramlar da, ancak yaşayan kişiler açısından korunabilir.

‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.” ve 21.02.2006 tarihli Odabaşı-Gemici kararındaki “”Demokratik bir toplum için zorunluluk” kıstası AİHM’yi “müdahalenin” “sosyal bir zorunluluğu karşılayıp karşılamadığını”, izlenen meşru amaç ile orantılı olup olmadığını ve bu amacın meşru sayılması için ulusal makamlar tarafından sunulan gerekçelerin yerinde ve yeterli olup olmadığını incelemeye götürmektedir.

“Sosyal” bir ihtiyacın varlığını ve alınan önlemleri değerlendirmek bakımından ulusal yetkililerin takdir yetkisi bulunmaktadır. Bu yetki sınırsız olmayıp, kısıtlamanın 10. madde ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai karar yetkisine sahip olan AİHM denetimine tabidir…İç hukuk mercilerinin vermiş oldukları kararlardaki gerekçelerin başvuranların ifade özgürlüğüne yönelik müdahalenin yerinde ve yeterli olduğunu teyit edemeyeceği hükmüne varmaktadır” şeklinde ortaya koyduğu görüşleri ile şiddet kullanımını özendirmeyen, silahlı direnişe çağrı yapmayan ve isyana teşvik etmeyen ifadeleri düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirdiği, sözleşmenin 10. maddesinin 2.fıkrasındaki istisnaların dar yorumlanması gerektiği, somut olayımızda ise sanığın facedeki paylaşımının ,Türk iç hukukunun ayrılmaz bir parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir.

Siyasi bir hatırayı korumanın tek ve mevcut yolu zorunlu hapis değildir.Müvekkilin ceza sorumluluğu bulunmaması, iddianameye konu içeriğin AİHM sözleşmesinin 10. Maddesi gereğince ifade hürriyeti kapsamında kalması, cezalandırılmasının demokratik bir toplumda gerekli ve zorunlu olmaması ile uygulanması istenen cezanın orantısız olduğu dikkate alınarak beraatine karar verilmesini, mahkeme aksi kanaatte ise lehe olan hükümlerin uygulanmasını talep ederim. “ dedi.

Davayı karar bağlayacak mahkemeen talebimiz , sanığın üzerine yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle beraatine hükmedilmesi talebimzdir.

Müvekkilimin ceza sorumluluğu bulunmadığından öncelikle bu nedenle beraatine, sorumluluğunun var sayılması halinde dahi iddianameye konu içeriğin 5816 Anayasa M.24, 25. VE MEDENİ VE SİYASİ HAKLAR SÖZLEŞMESİ GEREGİNCE 18.19.AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1...9. ve 10.maddeleri ile teminat altına alınmış düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahip olup olduğumdan 5816 ‘dan dolayı ifade özgürlüğümü kullandım ve suçlamaları kabül etmiyorum .

yukarıda sayılan İlgili maddeler gereğince ifade hürriyeti kapsamında kaldığı, cezalandırılmasının demokratik bir toplumda gerekli ve zorunlu olmadığı ve uygulanması istenilen cezanın orantısız olduğu dikkate alınarak müvekkilimin beraatine karar verilmesini talep ederim.

Sanığın mahkumiyeti Atatürk'ün kurduğu modern, Türk devletinin üstelik de onu koruma adına uyguladığı yasaklarla demokratik bir toplum olamayacağını gösterecektir "

Davayı karara bağlayacak bu mahkemenin , sanık hakkında 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun uyarıca 'Atatürk'ün Hatırasına Alenen Hakaret' suçunu işlediği iddiası ile cezalandırılması için kamu davasının açıldığından , Mahkemenizin sanığın üzerine yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olması nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) 223/2-a maddesi uyarınca beraatime karar verilmesini talep ederim, ceza verilmesi halinde ise lehimize olan hükümlerin tatbik edilmesi talebimizdir, cunku devlet memuru olması nedeniyle telafisi mümkün olmayan olumsuz etkilerınıde göz önünde bulundurulması mahkemenizden özellikle talebimizdir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre ;

AİHS GÖRE şiddet kullanımını özendirmeyen, silahlı direnişe çağrı yapmayan ve isyana teşvik etmeyen ifadeleri düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirdiği, sözleşmenin 10. maddesinin 2.fıkrasındaki istisnaların dar yorumlanmması gerektiği, acıktır o halde sanığın facedeki paylaşımlarıda

silahlı direnişe çağrı yapmadıgından ve isyana teşvik etmediğinden bu paylaşımlarda ifadelerde düşünce özgürlüğü nü içerdiğinden bunların dışında tarihe ait bu mevzuların ve yayılması açıklama yada yorum yapılması araştırmak maksadıyla doğrusunu öğrenmek maçı taşıyan bu paylaşımlarda suc unsuru teşkil edemez.

AİHS GÖRE Türk iç hukukunun ayrılmaz bir parçası haline gelen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre bu paylaşımların düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi elbetdeki kacınılmazdır.

Binaenaleyh suc unsurları oluşmayan suçtan dolayı suçlu gibi 5816 ceza verilmesi düşünülemez.

, 5816 sayılı kanun evrensel hukuk kurallarına aykırı olmakla kalmayıp anayasamızada aykırıdır anayasa mahkemessine bu kanunun iptali için götürülmesi talebimizdir.

, “Bu kanunun evrensel eşitlik ilkesine aykırı olduğu her kesim tarafından kabul ediliyor. Normal hakarette ilgili vatandaşa ile ilgili normal TCK hükümleri uygulanıyor.

5816’da ise ifade ve düşünce özgürlüğü bağlamına girecek mevzularda bile kanun kapsamına alınıyor” bu durum evrensel hukuka aykırı ve eşitlik kanun önünde herkesin eşit olduğu ilkesinede aykırı oldugundan , Söz konusu kanunun düşünce özgürlüğüne de ket vuruyor düşünceyi esir esaret altına alıyor hüriyeti vicdan ı esir ediyor.

Bu kanun kişiye özel bir kanun haline geliyor, Anayasanın eşitlik ve tarafsızlık ilkesine aykırı ,hukuk hiyerarşisine aykırı Demokratik hukuk devletlerinde böyle bir şey olması mümkün değil. Bu kanun ifade ve özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden biridir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne imza atan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne tabi olan Türkiye’de esasen 5816 sayılı kanunu ifade özgürlüğüne engel tarih araştırmcılarına bir kelepce bir pranga bir silah olarak kullanılıyor Son 3 senede AİHM'nin iki içtihat kararı verdi“Biri 2014 tarihli Murat Vural kararı, diğeri de 2015 tarihli Özçelebi kararı. Bunlar 5816 sayılı kanunun kaldırılmasa bile nasıl uygulanması gerektiğinin çerçevesini çizmiştir. Bu iki karar ‘şiddeti özendirmeyen, silahlı direnişe teşvik etmeyen ve isyana teşvik etmeyen her açıklama ve fiil düşünce özgürlüğü sayılır' diyor. Ancak bazı mahalli mahkeme ve savcılıklar AİHM'nin bu iki içtihadını yok sayarak, kanunu keyfi uyguluyor.

Rus lider Josef Stalin'in siyasi hatırasının korunması ile ilgili AİHM'nin bir kararı var: “Bir Rus gazetesi Stalin hakkında 5-6 yıl önce ‘kan emici yamyam' tabirini kullandı. Stalin'in torunu Gergeni Yakovleviç Saakaşvili, ‘Dedemin siyasi hatırlarına hakaret edildi' diyerek mahkemeye başvurdu. Rus mahkemesi ise ‘Senin deden kamuya mal olmuş bir kişi. Hatırasını ben koruyamam' dedi. Bunun üzerine AİHM'ne gitti. AİHM de 5816 için emsal olacak bir karar vererek, ‘Stalin kamuya mal olmuş bir kişidir. Siyasi bir kişidir. Öleli de uzun zaman olmuştur. Hatırası hukuken korunamaz' diye reddetti

.”16 Nisan 2017'de Anayasanın 9. Maddesine yapılan ekle yargıyla ilgili “tarafsızlık” ilkesinin yürürlüğe girmiştir binaenaleyh“Bunun kesinleşmesiyle birlikte 5816 sayılı kanunun uygulanma yetkisi de kaldırılmıştır.

Çünkü 5816 siyasi bir kanundur. Kanunla korunan M. Kemal Paşa ve onun hatırası siyasidir. M. Kemal Paşa CHP'lidir ve onun kurucusudur. Dolayısıyla tamamen siyasi bir kişiliktir. Siyasi kişilikle ilgili Türkiye'de yargılama yapılması anayasanın 9. Maddesine aykırıdır. Anayasanın tarafsızlık ilkesine aykırıdır

2-Anayasanın 25.Maddesinde yer alan vatandaşın aleyhte düşünme özgürlüğüne bu kanun engeldir.

3-Aleyhte eleştiri yapanlar bu kanunla yargılanmakta ki bu da Anayasanın 25.Maddesiyle çelişmekte, 25.Madde "düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."derken, aleyhte görüş bildirenler 5816'dan yargılanmakta.

4-Anayasanın 26. Maddesinde geçen "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir." maddesi ile ters düşmektedir. Aleyhte en ufak bir eleştiri yapan 5816'dan yargılanmaktadır

5- Anayasanın 10. Maddesinde yer alan her kesin kanun önünde eşittir ifadesi kullanılırken, 5816 sayılı kanunla Anayasaya aykırı olarak hukuki farklılık sağlanmıştır.

İnsanların eleştiri hakkını özgürce kullanabilmesi en doğal insan hakkıdır. 70 yıl önce çıkartılan bu madde Türkiye'de düşünceleri ifadenin önünde bir engel ve insan hakları ihlalidir.

Şimdi 5816 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun Mecliste kabulü sırasında yapılan konuşmalardan aktarıyoruz:

Adana Milletvekili Sinan Tekelioğlu:

“Bu kanun, hürriyet-i kelamı tamamıyla selbetmektedir (fikir açıklama hürriyetini tamamen ortadan kaldırmaktadır). Mesela yarın, üniversitede inkılap tarihi okutan bir hoca Atatürk’ün nutkunun haricinde bir şeyler söylerse mes’ul tutulacak mıdır?”

Diyarbekir Milletvekili Yusuf Azizoğlu:

“Iyiye iyi, kötüye kötü diyebilme, insanın en mukaddes hürriyetlerindendir. Hürriyeti yok eden bu kanun ise, Orta Çağ zihniyetinin, totaliter rejimin kanunudur. M. Kemal’in bu milletin inanışları, adetleri ve an’aneleriye bağdaşmayan bazı hatt-ı harekette bulunduğunu söylemek, realite icabıdır. Hele hele, demokratik bir zihniyetle onun devrini ideal kabul etmek imkansızdır. Atatürk’ün bütün düstur ve görüşleri hatadan salim ve her türlü tenkit ve ıslah ihtiyacından münezzeh değildir. Mantık ve iz’an gösteriyor ki, böyle bir kanun her şeyden evvel hukuk mefhumunu, hukuk prensiplerini, fikir ve vicdan hürriyetini zedeler mahiyettedir.”

Ankara Milletvekili Selahaddin Adil:

“Fevkalbeşer ve layuhti (insanüstü ve hatasız) bir kimsenin olacağına inanmıyoruz. Binaenaleyh, M. Kemal Paşanın idari, içtimai, siyasi hataları bulunduğunu söylemek ve yazmak, demokratik rejimi benimsemiş olanlar arasında tabii bir hak olmak lazım gelir.

Bu kanun, Atatürk’ün ef’al ve icraatı ve şahsı hakkında yazılan bazı şeyleri savcının hakk-ı takdirine bırakmak suretiyle tecavüzkar, hakaretamiz ve tezyifkar bularak cezalandırmayi kastediyor.

Vatandaşı sarih ve doğru mütalaadan mahrum bırakmak suretiyle hakk-ı kelamının milletten kısmen de olsa nez’ini (alınmasını) istiyor.

Teessürle söylüyorum ki, 27 senelik devirde riyakar birçok yazarlar, hatipler, şairler milletin gösterdiği feragat ve kahramanlığa hemen hiç kıymet vermeyerek tek şahıs için uluhiyete kadar yükselen kasideleriyle gençliğe birçok yanlış kanaatler, hakikate uymayan fikirler aksettirmişlerdir.

Bu kanunla tek parti rejiminin ve bu zihniyetin antidemokratikliğinin ortaya çıkmasına mani olunacaktır.

Birçok hakaik-i tarihiye (tarihi hakikatler) ketmedilmiş (gizlenmiş) veya tahrif edilmiştir. Bu kanun ensal-i atiyeyi (gelecek nesilleri), pek çok dersler verecek, inkılaplara ve tecdid (yenilik) devrine dair bitaraf (tarafsız) yazılardan mahrum bırakacaktır.

Halbuki Atatürk’ün hizmetleriyle beraber hem hatalarının, hem de noksanlarının millete açıkça anlatılması bir hizmet-i vataniyedir.”

Isparta Milletvekili Said Bilgiç:

“Atatürk’ü Koruma” Kanunu’ndan ziyade; “Atatürk’ten Korunma” Kanunu’na ihtiyacımız var.

“M. Kemal bir melek değildir. Onun da beşeri zaafları vardır. Halbuki böyle bir nokta üzerinde duracak bir tarihçi, bu kanuna istinaden cezalandırılabilecektir.

“Kemalist rejim” deniyor. Türkiye devletinin idare şekli cumhuriyettir.

Kemalist devlet tabirinden ne anlaşıldığı merak-ı mucibdir.

Türkiye’nin idare şekli olan cumhuriyetin, tek parti, tek şef ve ısmarlama meclis devrinin cumhuriyetiyle bir alakası yoktur.

Rejimlerin şahıslara izafesi ancak faşistlere yaraşır.”

Izmir Milletvekili Halide Edip Adıvar:

“Bu kanun, tarihten önce Asurilerin, Babillilerin insanları putlaştırdığı gibi, Atatürk’ü putlaştırmak istiyor.

Atatürk’ü put haline koyan bu kanun, inkılapları adeta mütehase (fosil) haline getirecek ve tenkit hürriyetine mani olacaktır.”

Mbf gbi

TCK daki 5816 sayılı kanun yani Atatürk'ü Koruma Kanunu, Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimselere yönelik uygulanan cezayı belirten bir kanundur, binaen aleyh lehide olmayan bir vakıa yada iddianame ye mukabil hemen buna mukabil kanunda yazan ceza sanığa veril melimidir , yoksa

Bu işin saikini, âmilini, illetini bir müessire bağlayacak gerçek sebepler adaletin muktezasınca yüce ve adaletperver mahkemece araştırılmalımıdır…!!!




25/02/2016 tarihli paylaşımda "."kemalistler atatürk'e "kafir ve İslam düşmanı" demek hakaret değildir ......" Şeklindeki paylaşımda hakaret ve aşağılama olmadığı gibi, hakaret ve aşağılama kasti da yoktur. Bu paylaşımda kullandığım "Kafir" ve "Gavur" ifadelerinin hakaret veya aşağılama kastıyla değil, "Müslüman olmadığının" tespitini ifade etmek üzere kullanıldığının anlaşılması için, bu kelimelerin Türkçe'deki anlamını hatırlatmakta fayda görüyorum; Kâfir: 1. Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse. 2. hlk. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad. (Kaynak: Türk Dil Kurumu) Gâvur; 1. din b. Dinsiz kimse. 2. din b. Müslüman olmayan kimse 3. sf. mec. Merhametsiz, acımasız 4. sf. inatçı. (Kaynak: Türk Dil Kurumu).

Kamal Atatürk'ün Kafir/Gavur olduğu, yani gayrimüslim olduğu, Müslüman olmadığı;

"Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum." (Kaynak: Andrew Mango, Atatürk, s 447.),

"Türk milleti, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran', ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler." (Kaynak: Medeni Bilgiler, Afet inan, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1969, s 364-365.),

"Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (ikra, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır." (Kaynak: Atilla Oral, Atatürk'ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, 1. Basım, Sayfa: 61.)

"...Bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. (Kaynak: Söylev ve demeçler, cilt 1, s 389,1 Kasım 1937, TBMM açış konuşması),

"Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız." (Kaynak: Kazım Karabekir Anlatıyor, Uğur Mumcu, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990, s 83-84.) ve daha başkaca beyânlar ile, kendisinin ifadeleri ile ortada olan bir durumdur. Müslüman olduğunu beyan eden birine "Müslüman" demek nasıl ki hakaret değilse, bir dine inanmadığını ve islâm'a olan düşmanlığını da açıkça ifade eden ve bu beyanları tarihi vesikalarda, kayıtlarda da yer alan bir kimsenin "Kafir/Gavur" olduğunu, yani Müslüman olmadığını ifade etmek de hakaret yahut aşağılama değildir, sadece tespitten ibarettir.

SONUÇ VE TALEP: Yukarıda izah edilen gerekçe ve resen gözetilecek sair nedenlerden: BERAATİME, aksi halde ceza verilmesine yer olmadığı kararı ve HAGB dahil her türlü indirim ve erteleme haklarından yararlandırılmama karar verilmesini saygı ile arz ederim.







5816 Sayılı Kanundan ceza alanların davaya itiraz dilekçesi, istinaf örneği



İLGİLİ BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ İLGİLİ CEZA DAİRESİNE SUNULMAK ÜZERE


....ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE


ANKARA


DOSYA NUMARASI....: .......


işbu dosyadan 11.06.2019 tarihinde hakkımda verilen mahkumiyet kararını istinaf ediyorum. Hakkımda verilen mahkumiyet kararı Anayasanın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünce ve ifade özgürlüğüne, adil yargılanmaya dair hükümlerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 5816 ya dair verdiği 21/10/2014 tarihli 9540/07 başvuru nolu Murat Vural kararı, 23 Haziran 2015 tarihli 34823/05 başvuru nolu ÖZÇELEBİ/Türkiye kararlarındaki prensiplere, Gene işbu konuya emsal olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 07/12/1976 tarihli Handyside- Birleşik Krallık ve 41123/30 başvuru nolu Yevgeniy Yakovlevich DZHUGASHVILI/Rusya kararlarına aykırıdır. Gerekçeli karar şahsıma tebliğ edildiğinde ayrıntılı istinaf dilekçesi vereceğim, Bu sebeplerden hakkımda verilen mahkumiyet kararının Beraatim yönünde kaldırılmasını diliyorum


gereğinin yapılmasını saygı ile arz ederim 12.06.2019 İSTİNAF EDEN SANIK

25 Temmuz 2020 Cumartesi

Ayasofya'daki hristiyan sembolleri kalıcı olarak kapatılmadan içinde namaz kılınmaz








“Denklem basit aslında; Ayasofya mescid ise bir şirk çeşidi olan teslisi tasvir eden ikona ve resimlerin burada ne işi var? Burası eğer bir kilise ise biz neden burada namaz kılıyoruz? Burası müze ise, sadece namaz vakitlerinde mescid olacaksa biz neyi kutluyoruz?” Mehmet Akif Can


Ayasofya camiinde ki temsillere normal resim muamelesi yapmak yanlıştır, bunlar puttur! camide put olmaz! "Rahman’a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!" Meryem Suresi 90 -91


Ayasofya'daki İsa aleyhisselama benzetilen tasvirler normal resim olarak değerlendirilemez, onlar puttur! şirktir. mekruh kabul edecek olsak bile , istanbul'da 100'lerce cami olduğu için Ayasofya'nın içinde tasvir/resim/put varken içinde namaz kılınmaz


ayasofya'ya halı serince cami olmaz! teslis inancını temsil eden ikonlar kalıcı olarak kapatılmaz ise ayasofya kilise demektir kilisede namaz kılınmaz


mozaik ve freksler gerçek anlamda kapatılsın böyle münafıkça bir çözüm olmaz resmin olduğu yerde namaz kılınmaz yapacaksanız düzgün yapın @DiyanetVakfi http://diken.com.tr/ayasofyada-namaz-sirasinda-freskler-kapatilacak-turistlere-guzergah-cizilecek/…


(Ya Ali, putları, resimleri imha et.) [Müslim] “Melekler, içerisinde köpek ve resim/heykel bulunan eve girmezler” Buhari, Libas, 88


Peygamberimiz sav Kabe anahtarcısı Osman b. Talha’dan anahtarı eline alıp Kabe’yi açtı. Kabe’nin içinde putları görünce İbrahim’in hal ve şanında fal oku çekmek yoktur! buyurdu ve: “İbrahim, ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyandı. Fakat, o, Allah’ı bir tanıyan, dosdoğru bir Müslümandı. O müşriklerden değildi!” Âli İmran, 67 âyetini okudu. Peygamberimiz sav Kabe’nin içindeki putları çıkarmasını ve suretleri gidermesi için Hz. Ömer’e emretti. Hz. Ömer, Kabe’ye girip, silmedik suret, kırmadık heykel bırakmadı. Ibn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, II, 142 yani resimleri kapatmak bir emirdir, diyanet keyfi karar veremez


Ayasofya sadece cami olsun! "müze-cami" istemiyoruz! camileri müze olmaktan çıkarın özellikle camide erkek bölümüne kadınlar girmesin! camiler müze değildir başı açıklar, kafirler, abdestsizler ve hayvanlar giremez!(girmemeli) FOTO ÇEKME, NAMAZ KIL!


İlahiyatçı-yazar Şevki Yılmaz, Ayasofya Camii'nin ibadete açılmasının ardından Din İşleri Yüksek Kurulu'nun verdiği fetvayı sert bir şekilde eleştirerek, camideki ikonaların daimi bir şekilde örtünmesi gerektiğini vurguladı. https://habervakti.com/dosya/sevki-yilmaz-fatih-in-bedduasini-kaldirdik-allah-in-h117298.html… #Ayasofyadatasviristemiyoruz


“Ayasofya Camiinin açılacağına dair haberin sevindiriciliği bir yana, içindeki putlar temizlenmezse mescid hükmüne girmeyeceği aşikâr Ayrıca Ayasofya açıklamasının Küresel Aşı Zirvesi ve Erdoğan'ın Bill Gates'le işbirliği yapacağı ilanına denk gelmesi de tedirgin edici” Harun ÇETİN


“Bu karar kabul edilebilir değildir.Ben cemaati kaçırsam ama vakit namazını Ayasofya'da kılmak istesem neden namazımı kerahatle eda etmiş olayım. İkonaların var olması namazın sıhhatine mani değildir diye açıklama yapmış kurul. Erkeğin gövdesi çıplak olarak namaz kılması da namazın sıhhatine mani değildir diyerek imamlarınıza böyle namaz kıldırmalarına müsaade ediyor musunuz? Ben kemal mertebesinden ödün vermek zorunda mıyım? İkonaların, mozaiklerin mümkünse bir müzeye nakli; yahut tamamen karartma yolu ile kapatılması için gündem oluşturulmalı. Madem halk rahatsız olunca hükümet geri adım atabiliyor, bunu bütün Müslümanların dillendirmesi gerekmektedir. Ezan vakti cami, sonrasında kilise vari bir mabed kabul etmiyoruz.” Burak Kızıldaş


“YETKİLİLERİN AYASOFYA'DAKİ GAYRI MÜSLİM SEMBOL VE FİGÜRLER AYNEN KORUNACAK, SADECE NAMAZ ESNASINDA IŞIKLA KARARTILACAK BEYANI ÜZERİNE !! ….


“FATİH SULTAN MEHMED HAN DEVRİNDE AYASOFYA MOZAİKLERİNİN SIVAYLA KAPATILDIĞINA DAİR TARİHİ DELİLLER”


”İnsanlar bilmedikleri tarihi meselelerde ısrarcı olmamalı. Ayasofya içindeki mozaikler fetihten sonra 2 kere sıvanmış, 2 kere sıvalar açılmıştır. Delilleri sunmadan evvel kısaca bilgi vereyim;


1-Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’un fethinin hemen ardından mozaiklerin sıvayla kapatılarak mabedin İslami açıdan uygun olmasının ve hazırlanmasının emrini verdi.


2-Sultan Abdülmecid Han döneminde Ayasofya restorasyonu için görevlendirilen Fossati’ler eskiyen sıvaları açarak mozaikleri ortaya çıkardılar.


3-Fossatiler restorasyon ardından mozaikleri tekrar sıvayarak yine mekanı İslami açıdan uygun hale getirdiler ve camii tekrar ibadete açıldı.


4-Fossatilerin sıvaları 1932-1934 yılları arasında “Bizans Araştırmaları Enstitüsünden” Thomas Whittemore tarafından tekrar açıldı. Günümüze bu şekilde ulaştı.Bakalım kaynaklar neler söylüyor;“Haçlar dışarı çıkarılıp mâbet birçok resimlerden, hıristiyanlar arasında mukaddes sayılan şeylerden, kısacası yerlilerin tapındıkları her şeyden temizlendi. Padişah okuduğu Latince Farsça yazılmış tarih kitaplarından haklarında bir fikir edinmiş olduğu kemerlerin süslemelerini, tablolarını (resimlerini) teşkil eden renkli camdan (sırçadan) mozaiklerin kesilmesine ve çıkarılmasına müsaade etmedi, fakat bunlardan olduğu gibi kalması İslamiyet bakımından hoş olmayanların gözden kaybolmak üzere ince kireç tabakası (badana) ile kapatılmalarını emretti. İtalyan ve Rumların rivayetine göre Padişah hazretleri bu mozaiklerin sökülmesi teşebbüsünde bulunan mimarlara hitaben: “Durunuz! Bu mozaik resimleri günaha sebep olmamaları için bir kireç tabakasıyla örtmekle yetininiz” dedi.- Ahmed Muhtar Paşa, “Feth-i Celîl-i Kostantiniyye” s.358 Fossatilerin restorasyonu zamanında, yani Sultan Abdülmecid devrinde mozaiklerin sıvalarının kaldırılması, Osmanlı tarihinde Ayasofya Camii içinde “MOZAİKLERİN HER ZAMAN SIVALI OLDUĞU” gerçeğini kanıtlamakta ve gözler önüne sermekte. Semavi Eyice: Fossati tamiri sırasında, duvar ve tonozlarda mevcut olan mozaiklerin üzeri açılarak, Fossati bu sırada İstanbul’da bulunan Alman W.Salzenberg tarafından resimleri çizildi. [Ayasofya,s.209]İbrahim Hakkı Konyalı: Sultan Abdülmecid tamir ettirirken açıkta bulunan salib mozaiklerin üstlerine yine yağlı boya ile aynı renkte birer kol daha çektirmek suretiyle yalnız şekilleri bozdurulmuştu. [Tarih sohbetleri, Yeni Asya Gazetesi, 1 Ekim 1974]Sabine Schlüter: Ancak yapı camii olarak kullanıldığından, figürlü tasvirlerin açıkta bırakılması sözkonusu olamaz. (Abdülmecid Han dönemi)[Gaspare Fossati’nin Ayasofya Onarımları 1847-49 , s.62-63Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında çekilen Ayasofya fotoğraflarında ise tek bir surete ve mozaiklere rastlanmamaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın uygulamış olduğu sıvama işlemi torunları tarafından devam ettirilmiş, sıvalı halde muhafaza edilmiştir. Bu sıvaları tamamen açan ise “Bizans Araştırmaları Enstitüsü”dür.Selam ve dua ile…İktibas Serhat Arvas - 13.07.2020


“Din İşleri Kurulunun Ayasofya Camii ile alâkalı facia açıklamasında peşpeşe iki maddenin birbirine tezat olması: "Ayasofya Camii’nde bulunan resimler, burada kılınacak namazların sıhhatine engel değildir. Bununla birlikte Müslümanların namazlarını huşû içerisinde eda etmelerini sağlamak için uygun yöntemler kullanılmak suretiyle namaz vakitlerinde söz konusu resimler perdelenmeli veya karartılmalıdır. İnsanlığın kültürel birikimi ve tarihsel mirası açısından büyük bir değeri haiz bulunan Ayasofya Camii’nin ibadet vakitleri dışında ziyarete açık tutulmasında dini açıdan herhangi bir engel bulunmamaktadır." İlk maddede resimler namaza engel değildir diyor, diğer maddede bu resimlerin ibadet vakti dışında açık bulunmasında sakınca yoktur, o yüzden ziyarete açık olacaktır diyor. Madem namazın sıhhatine mani değil, o zaman namazın dışında açılması dini olarak sıkıntılı değildir demeye ne gerek var? Ayrıca o resimler ikonlar, Müslümanların mirası veya kültürel birikimi falan değildir. Diyanet Ayasofya Camimizi resmen diyolog faaliyetine kurban etmeye çalışıyor.” Harun ÇETİN





SEMBOLLERİN DİLİ VE AYASOFYA Ayasofya’yla ilgili son tartışmalar onun iç düzenlemesinde yoğunlaşmış durumda. Yapı içindeki mozaik ve sembollerin, ısrarla fıkıh kitaplarımızda hükme bağlanmış olan normal resimler kategorisinde gösterilmesi doğrusu oldukça dikkat çekici. Ayasofya, 1985 yılında Dünya Kültür Mirası listesine alınmıştı. Bununla bağlantılı olarak cami içindeki bu mozaik ve sembollere “kültürel miras”, “insanlığın ortak kültürel değerleri” gibi sıfatlar yakıştırılması da tahlil edilmesi gereken yaklaşımlardır.


Bu yazımızda bu konuya ilmî ve İslamî açıdan izahlar getirmeye çalışacağız. I- AYASOFYA’DAKİ SEMBOL VE MOZAİKLERİN NORMAL RESİM KATEGORİSİNDE GÖSTERİLMESİ Ayasofya’daki mozaik ve sembollerin normal resim gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Çünkü bunlar aşağıda izah edeceğimiz gibi Hıristiyanlığa ait sembollerdir.


a. Resim Kavramı: Resim, varlıkların görünüşlerinin kalem, fırça ve boya gibi araçlarla bir yüzeye çizilmesidir. İslam, tevhid inancını korumak, şirk ve putperestliğin önünü kapamak için tedbir sadedinde resim konusunda hassas davranmıştır. Özellikle canlı resmi yapmak bizzat Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu konuda iki hadis-i şerif, mealen şöyledir: “Her kim bir canlı resmi yaparsa, Allah ona, o resme can verinceye kadar azab eder. Ressam resmine katiyyen ruh veremez ve ebediyen azab olunur.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VI / 533). “Şu resimleri yapanlar yok mu? İşte onlar, kıyamet gününde, 'Haydi yaptığınız resimlere can veriniz?' diye azab olunacaklardır.” (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII / 116). Bu hadis-i şeriflerdeki tehdit, canlı resimlerinin yeniden put yerine konulması tehlikesini bertaraf etmeye yöneliktir. Böyle bir tehlike olmadığı durumlarda ise ulemaca namaz kılınan bir yerde canlı resminin bulunması fıkhen mekruh kabul edilmiştir. Peki Ayasofya’daki resimler bu fıkıh hükmü içinde değerlendirilebilecek sıradan resimler midir? Bu soru çok önemlidir; bunun cevabını aramaya çalışacağız.


b. Teslisin Sembolleri Ayasofya’daki mozaikler kesinlikle sıradan birer resim değildir. Bunlar Hıristiyanlıktaki teslisin sembol ve simgeleridir. Teslis, bilindiği gibi “Baba Rab”, “Oğul Rab” ve “Ruhu’l Kudüs”ten oluşan üçlü tanrı sistemidir.





Teslisin İslam’daki hükmü Allah’a şirk koşmaktır. Zira Allah’a oğul isnad etmek (hâşâ) Cenab-ı Hakkı bir beşer olarak telakki etmek anlamına gelir. Ruhu’l Kudüs’le beraber üç mukaddes kabul etmek, âlemin sevk ve idaresinde (hâşâ) Allah’a yardımcı ve ortaklar tanımak olacağından bu şirktir. Bundandır ki Cenab-ı Hak bütün günahları affettiği halde şirki affetmiyor. (Bak: Nisa: 116.) Ayasofya’nın içindeki mozaik ve sembollere bakıldığı zaman bu şirk unsurlarını görmek mümkündür.


Birkaçını hemen zikredelim: Mozaiklerden birinde İmparator 6. Leon, İsa’ya (af dilemek üzere) secde ederken tasvir ediliyor. İsa’nın sağında Meryem Ana, solunda da (hâşâ) Cebrail bulunuyor. Bir diğerinde Meryem Ana değerli taşlarla süslü bir tahtta, kucağındaki çocuk İsa’yla oturuyor. Başının iki yanındaki harelerde “TANRI ANASI” manasına gelen kısaltmalar yer alıyor. Bir başkasında cennette tanrının tahtını koruyan melekler tasvir ediliyor. Yine başka bir mozaikte, kıyamet gününde insanlığın affedilmesi için Meryem ve Yahya’nın İsa’ya yakarmaları tasvir ediliyor. Ve bir başkasında da elbiselerinde haç işaretleri bulunan patrik tasvirleri yer alıyor.


Yani bu tasvirleri normal birer resim gibi görüp “Olsa olsa en fazla mekruh olur, o da namazın sıhhatine mani değildir” diye düşünmek asla mümkün değildir. Bunu bile bile böyle söyleyenlerin itikadî bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını hatırlatmak isteriz. Yani yukarıda manaları izah edilen semboller, açıkça Hıristiyanlığın teslis şirk ve küfrünün sembolleridir.


II- SEMBOL, SİMGE, ŞİAR VE ALAMET KAVRAMLARI Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için sembol, simge, şiâr ve alamet gibi kavramların izahına yer verelim. Bir manayı, bir inancı, bir telakki veya ideolojiyi, bir sistemi somut biçimde gösteren şeye, remiz, rumuz, timsal, sembol veya simge denir. Bunun dinî literatürdeki karşılığı ise “şiâr”dır. Yani şiâr, bir inancı, bir telakkiyi sembolize eden alamet demektir.


a. İslam’ın Sembol ve Şiârları Hayatımızda sembollerin büyük yeri vardır. Mesela bayrak bir bez parçasıdır, ama milleti temsil eder; sancak da yine bir bez parçasıdır, ama orduyu temsil eder. Dolayısıyla bunlara hakaret, millete ve orduya hakaret manasına gelir. İşte Türk bayrakları yakıldığında maşeri vicdanda meydana gelen infialin sebebi budur.


Kuran-ı Kerim’de Safa ve Merve tepeleri ve kurban edilecek hayvanlar şiâr olarak tanıtılır (Bak: Bakara: 158; Hac: 36.); şiâr ve simgelere saygısızlık edilmemesi gerektiği ve bunlara değer vermenin Allah’a bağlılığın bir ifadesi olduğu anlatılır. (Bak: Maide: 2, Hac: 32.) Hac esnasında yüksek sesle söylenen telbiye de (lebbeyk Allahümme lebbeyk duası da) bir İslam şiârdır. (Müsned, II, 325.; V, 192.) İmam Maturudi’ye göre bütün farzlar birer şiârdır. (Bak: Tevilatü’l Kuran, IV, 134.) Fahri Razi ise ibadetle sınırlı olmaksızın Allah’a kulluk işareti taşıyan her şeyin şiâr kapsamına girdiğini söyler. (Mefatihul Ğayb, IV, 177; XI, 128.) Şah Veliyullah ed-Dihlevi’ye göre İslam’da öne çıkan en büyük dört şiâr “Kuran”, “Kâbe”, “Peygamber” ve “Namaz”dır. Bunlara saygı göstermek Allah’a saygı göstermek, bunlara saygısızlıkta bulunmak da yine Allah’a saygısızlık yapmak hükmündedir. (Hüccetüllahil Baliğa I, 206- 209.)


Son devrin büyük âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır da şiârların bazen ibadetin kendisiyle, bazen de ibadet edilen mekânla ilişkili olabileceğini belirterek, ezanı, cemaatle namazı, Cuma ve bayram namazlarını, hatta cami ve minareleri de dinin şiârları arasında sayar. (Hak Dini, I, 554.) Demek ki şiâr İslam’ı çağrıştıran her şeyi içine alabilecek kadar geniş bir kavramdır. Ve İslam’ı çağrıştıran herhangi bir şeye saygısızlık, ona karşı küçük düşürücü, alaycı bir tavır, direkt İslam’a yapılmış gibi kabul edilir.


b. İslam Dışındaki Diğer İnanç ve Dinlerin Küfür ve Şirk Sembolleri İslam dışında diğer bütün bâtıl din ve inançların da şiârları vardır. Kilise, Hıristiyanları; havra, Yahudileri; heykeller de putperestleri hatırlattığına göre, bunlar da bu grupların sembol ve şiârlarıdır. Kâfirler için kutsal kabul edilen şiârlardan herhangi birini kabul etmek dinimizde haramdır ve küfre düşmek anlamına gelir. Bu sebeple küfrün alametlerini kabul etmek şöyle dursun, onlara hoş nazarla bakmak bile son derece tehlikelidir.


Bu manada haç işareti, papaz kıyafeti, orak çekiç işareti, gamalı haç, altı köşeli Yahudi yıldızı, kâfirlere ait devlet marşları, bayrak, flama ve armalar, rozetler vs. bunların her biri birer şiârdır ve Müslümanlar bunlardan uzak durmalıdır. Konumuz olan Ayasofya meselesinde bu şiâr ve alametlerin nasıl anlaşılıp yorumlanacağı meselesi hayatî önem taşımaktadır.


III- ANA SORUN AYNI ÇATI ALTINDA İBADET VE AYİN MESELESİ Burada ana mesele tek bir çatı altında tevhid açısından namaz kılmanın, teslis açısından ferdî olarak yahut grup halinde şirk ayini yapmanın taşıdığı tehlikedir. Tevhidle şirkin, hakla batılın karıştırılması, sanki birbirlerine muarız değillermiş gibi düşünülmesi, İslam akaidi ve fıkhı açısından bunu yapanların İslam dışına çıkması sonucunu hâsıl edecek kadar tehlikelidir. Ve elbette ki bu tehlikenin kaynaklandığı referanslar vardır.


Yine Ayasofya konusunu işlediğimiz bir önceki yazımızda Cin Suresinin 18. Ayet-i kerimesinden ve tefsirinden bahsetmiştik. Ayeti mealen tekrar hatırlayalım: “Şüphesiz ki mescidler Allah’ındır; o halde (oralarda) Allah ile beraber hiç kimseye ibadet / dua etmeyin!” (Cin:18.) Ayetin tefsirinde ise Yahudi ve Hıristiyanların havra ve kiliselerinde Allah’tan başkasını ilah addederek dua ve ayin yapmalarının şirk olup, Allah’tan başkasına yalvarma anlamına geldiğinin zikredildiği bilgisi vermiştik. Bunun tevhidi bozacağı, iman ve İslam ölçülerini ortadan kaldırarak kişiyi iman dairesi dışına çıkaracağı açıktır. Netice itibariyle aynı çatı altında tevhid ve teslisin sembollerinin bir arada bulunmasının doğuracağı iki büyük tehlike söz konusudur:


Bir: Ortada cami veya mescidin mahremiyeti diye bir şey kalmaz ki yukarıda meali verilen Cin: 18 ayeti zaten bunu anlatıyor. Keza bu, İstiklal Marşındaki “Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli, Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli” mısralarında dikkat çekilen tehlikenin somutlaşmış şeklidir.


İki: Bu uygulamalar Müslümanların tevhid inancına zarar verir. Zaman içinde şirk sembolleri normal kabul edilmeye başlanır. İnsanoğlu öyle yaratılmıştır ki, onun tehlikelerden uzaklaştırılması bir zarurettir. Şayet tehlikeye yakın olursa zamanla onunla ünsiyet peyda eder ve vahametini göremez olur. Ayasofya’daki mozaikler kapatılmazsa, Müslümanlar tevhidle teslisin, namazla Hıristiyan ayininin bir arada olabileceği vehmine kapılır, bunu yadırgamaz hale gelirler. Bu ise netice itibariyle akaid ihlaline sebep olur; işi, küfrü hoş görme noktasına sürükler. Bu sebeple Müslümanlar şirkin aslından ve onu çağrıştıran küçük büyük bütün alametlerinden uzak durmalıdır.


İmam Rabbanî’nin bir evvelki yazımızda paylaştığımız beyanı tam da bunu anlatmaktaydı. Önemine binaen tekrar hatırlayalım: “İman, inanılması zorunlu olan bilgileri kalbin tasdik etmesi, yani inanması demektir. Bu tasdikin alameti, küfürden uzaklaşmak ve kâfirlikten sakınmaktır. Kâfirlikten sakınmak da, küfre mahsus şeylerden, mesela zünnar bağlamak gibi küfür alametlerini kullanmaktan sakınmak … demektir. Tasdik edip de, zaruret olmadığı halde, küfürden sakınmayan Müslüman mürted olur.” (Mektubat, 1. Cilt, 266. Mektup, 3. Cilt, 16. Mektup)


Küfre ve şirke ve onların bütün alamet ve işaretlerine karşı dikkatli olmamız konusunda Rasulüllah Efendimizin ciddi uyarıları vardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Rahiplerin elbiseleri (gibi yabancı ümmetlere has elbiseler) giymekten sakının. Kim onların şekillerine bürünür ve onlara benzemek isterse BENDEN DEĞİLDİR.” (Taberani, Evsat.)


Abdullah b. Amr b. As (r.a.) anlatıyor: “Resulüllah (s.a.v.) üzerimde rengi sapsarı bir elbise gördüğünde şöyle buyurdu: “Bu elbise (renk ve şekil itibariyle) kâfirlerin elbisedir; onu giyme!” (Ahmed b. Hanbel)


İslam âlimleri İslam’ın bu hassasiyetini eserlerine yansıtmışlar, haç takmak, zünnar bağlamak, haham rahip rahibe elbiselerini giymek gibi davranışları uzak durulması gereken küfür alametleri olarak görmüşlerdir.


Giyimde kâfirlere benzemek alamet-i küfür olursa, bundan daha önemli olan ibadet meselesinde Allah’ın evi sayılan camide teslis sembollerinin yer alması nasıl tehlike arz etmez?


IV- BU SEMBOLLER HAKKINDA “KÜLTÜREL MİRAS(!)” NİTELEMESİNİN KULLANILMASI Ayasofya’daki mozaik ve semboller teslis şirkinin alamet ve işaretleri iken bu gerçeği ört bas etmeye çalışırcasına bunlara “insanlık mirası”, “kültürel miras” vs. denmesi, doğrusu son derece esef verici bir durumdur. Böyle bir yaklaşımda gerçeklerin hem gizlenmesi hem de saptırılması söz konusudur.


Gerçeklerin gizlenmesi şöyledir: Ayasofya’nın içindeki teslis figürleri insanlığın değil, Hıristiyan dünyasının kabulleridir. Dünyada çok sayıda dinî inanç ve telakki vardır. Bunları dikkate almadan sadece Hıristiyanlığın inanç ve değerlerini insanlığın inanç ve değeri gibi göstermek hem hakikati gizlemek hem de büyük bir haksızlıktır. Bu ifadeler teslisi temize çıkarmak anlamına gelmekte, hatta teslis hakkında olumlu bir imaj bile oluşturmaktadır.


Ayasofya’daki ve başka mekânlardaki resim ve mozaikler Hıristiyanlar için bir değer ifade edebilir. Bunu bir Hıristiyan gibi benimseyip bütün insanlığa mal etmek büyük haksızlıktır.


Hıristiyanlık değerlerini dünya kültür mirası gibi lanse eden zihniyet, acaba İspanya’da imha edilen 850 yıllık medeniyeti hiç gündem etmiş midir?


Memleketlerini terk etmeye mecbur bırakılan, Hıristiyanlaştırılan, öldürülen, yakılan milyonlarca müslümanın davasını gütmüş müdür? Yahut bu medeniyetten geriye kalan tek şey olan Kurtuba Camiinin ortasına dikilen koca bir haçın manası üzerinde durmuş mudur? Yine İspanya’dan Balkanlara, Kafkaslara, Kırım’a kadar sinemaya, gazinoya çevrilen camiler acaba dünya kültür mirası adına bir mana ifade etmiyor muydu? UNESCO’nun bunların takibini de yapması gerekmez miydi?


Şunu unutmayalım: Tarih boyunca medeni davranış gösteren toplumlar olduğu gibi, insanlık için ızdırap ve felaket sebebi toplumlar da olmuştur. Bu ayrımı yapmadan, hakla batılı, haklıyla haksızı ayırmak mümkün değildir. Şayet hak - batıl ayrımı yapmaksızın insanların ortaya koyduğu bütün her şey kültürel miras kapsamında değerlendirilecek ise, o zaman Sevgili Peygamberimiz (hâşâ) Mekke’yi fethettiğinde Kâbe’nin içindeki putları kırdırmakla bu kültürel mirasa mı kast etmiş oldu?


Onun kırılmasını, yıkılmasını emrettiği, yüzlerce yıllık geçmişe sahip Lat, Menat ve Uzza da bu mantığa göre birer kültür mirası mı idi? Bu sorular “Canım o zaman cahiliye dönemi idi, putperestlik de zaten artık güncelliğini yitirmiştir” diye geçiştirilemez. Çünkü o insanlar o putlara “kendilerini tanrıya ulaştıran aracılar” olarak tapıyorlardı. Peki bu davranışla teslisin sembolü olan haça tapmak arasında ne fark var?


O zaman buradan şu sonuca gelmek zaruri oluyor: Toplumların inanç ve faaliyetleri insanlığın hayrına ve menfaatine hizmet olabileceği gibi, helakine ve mahvolmasına da sebep olabilir. Bu ayrımı yapmak ilmî ve insanî bir görevdir. Aksi takdirde tarih boyunca insanlığa nice acılar yaşatan rejim, sistem, din ve telakkilerin hepsinin müspet kabul edilmesi gerekir. Böyle bir yaklaşım da vakıaya, hakka ve adalete uygun olmaz. O halde Hıristiyanlığın teslis ifade eden sembol ve mozaiklerini insanlığa mal ederek “kültürel miras” diye yutturmak haksızlıktır, insanlığa yapılmış bir zulümdür.


SONUÇ: Ayasofya bizim savaşarak elde ettiğimiz fetih / kılıç hakkımızdır. Bunu bütün dünya meşru hak olarak kabul etmektedir. Buna bağlı olarak Ayasofya’nın dinî ve millî hüviyeti, bizim millî egemenlik hakkımızla bağlantılıdır. Ayasofya Müslüman Türk milletinin iftihar ettiği Fatih Sultan Mehmed’in tapulu malıdır. Hukukta da Ayasofya’nın mahiyeti ve devamı vakıf şartnamesiyle tanımlanmıştır. Bu vakıf şartnamesine göre Ayasofya fethin sembolü olan bir camidir. Nitekim hukukî bir kurum olan Danıştay’ın kararı da bunu teyit etmektedir. O halde Ayasofya aslî hüviyetine döndürülmelidir Onun aslî hüviyeti de, her türlü yabancı inanç ve telakkilerden arınmış bir şekilde “Allah’ın evi” olmaktır. İçinde İslamî kural, kaide ve ilkelere aykırı hiçbir yabancı unsura yer verilmemelidir. Tüm bu şartları dikkate alarak Ayasofya’yı aslî hüviyeti olan gerçek manada bir camiye çevirmek Allah’ın rızasını, Rasulüllahın (s.a.v.) hoşnutluğunu kazanmak; Müslüman Türk milletinin istek ve arzusunu yerine getirmek demektir. Meseleye böyle dinî ve millî bir sorumluluk anlayışıyla yaklaşmak şarttır. Bu aynı zamanda Ayasofya’yla beraber Müslüman Türk milletinin ilelebet kıyamete kadar yaşama iradesinin de bir gereğidir.


Ayasofya içindeki teslis sembollerine kültürel miras kılıfıyla müsaade etmek, Hıristiyanlık dünyasına, “Müsterih olun, sizin değerlerinizi koruma altına alıyoruz. Gün gelir buralara tekrar sahip olursanız, aynı şekilde iade ederiz.” mesajı vermektir. Bu ise İspanya tecrübesinde olduğu gibi Endülüsleşmeye davetiye çıkarmaktır. Ayasofya’yı aslî hüviyetine, “Allah’ın evi” olan “gerçek” bir camiye çevirmek, Fatih’in bedduasındaki lanetten ve Allah’ın gazabından kurtulmanın, ebedî hayatı kazanmanın yolunu ve fırsatını bulmak olacaktır. Konuyla ilgisi olan bütün yetkili ve sorumluların buna dikkat etmelerini millet olarak istiyor ve bekliyoruz.


Ali DEĞERMENCİ 21 Temmuz 2020


https://www.facebook.com/permalink.php?story_fbid=669909763602366&id=100017500452778



27 Mayıs 2020 Çarşamba

Fazlurrrahman ve tarihselcilik fitnesi







Fazlur Rahman'dan Mehmet Görmez'e İslam Düşünce Hareketleri - Ahmet Şimşirgil

https://www.youtube.com/watch?v=Z38pbcmRHjE

ÖMRÜNÜ YANLIŞA ADAYAN ADAM: FAZLURRAHMAN

İslam Dünyasının Batı karşısındaki konumunun ciddi manada sorgulanmaya başlandığı on dokuzuncu yüzyılda yeni arayışlar gündeme geldi. Müslümanlar, Kuran ve Sünneti algılayış biçimlerini yeniden incelemeye aldılar. Bu aşamada klasik Tefsir Usulüne karşı, Batı aklının icat ettiği yeni anlayış usulleri benimsendi. Yirminci yüzyılın eşiğine gelindiğinde ise, bu usullerin okullaşma süreci başladı.

Kendi içlerinde farklılık arz eden bu usullerin ortak buluşma noktası, hepsinin Batı’ya ve Onun değerlerine karşı, Batının anlayış usullerini kabullenen bir gündeme sahip olmalarıydı.

Kur’an ve Sünnetin kendi dinamiklerinden neşet eden Tefsir Usul’üne ve o usul çerçevesinde istinbat edilen anlamlara bir başkaldırı tarzında gerçekleşen yeni yaklaşımların Kur’an’ı anlayış usulunde önerdikleri köklü değişiklikler içinde; Muhammed Abduh’un ‘İctimai’[ref]Temelde pozitivist bilim mantığına karşı olduklarını söylemelerine rağmen ayetleri söz konusu mantık çerçevesinde açıklamaya özen gösteren İctimai Tefsir Anlayışının en uç örneklerinden bir tanesi Muhammed Abduh’un Fil Suresi tefsiridir. Abduh söz konusu sürenin tefsirinde Ebabil Kuşlarını önce sinek ardından mikrop, taşları da sineklerin ayaklarına bulaşan toz zerreleri olarak tevil eder ve bunu garip bir şekilde rivayetlerin ittifak ettiği bir husus olarak niteler. Ayrıntı için bkz: Muhammed Abduh, Tefsiru Cuz’i Amme, Matbaatu’ş-Şa’b, Mısır, ty., s.118 vd.[/ref], Seyyid Ahmed Han’ın ‘Modernist’[ref]Temelinde Allah’ı inkar yatan doğa bilimiyle, Allah’ın vahyi Kuran’ı anlamaya çalışan ve bunu sistemleştirebilmek için İngilizlerin desteğiyle 1875’de Aligarh’de “Mohammadan Anglo-Oriental College” adıyla -daha sonraları üniversiteye dönüşen- bir kolej kuran Ahmed Han’a göre kainata sebep-sonuç sistemi hakimdir. Kainat bu çerçevede yönetilmektedir. Her şeyin yaratıcısı yani ilk sebebi Allah, tabiat kanunlarını kesin olurluğa bağlamıştır. İşte bu yüzden kainatta bu kanunlara aykırı hiçbir şey cereyan etmemektedir. Bu anlayıştan hareket eden Ahmet Han, peygamberlerin mucizelerini ve velilerin kerametlerini kabul etmeyip bunlarla ilgili nassları tabiat kanunlarına uygun bir şekilde yorumlamaya çalışmıştır. Hayatı ve fikirleri için bkz. Abdulhamit Birışık, Hint Altkıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İnsan Yayınları, İstanbul, 2001, s.324 vd.[/ref], Emin el-Huli’nin ‘Edebi’[ref]‘Çağımızda ki tefsirin asıl hedefi sırf edebi olmaktır’ diyen el-Huli’nin görüşleri için bkz. Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rumi, İtticahu’t-Tefsir fi Karni’r-Rabi’ Aşer, Arabistan, 1986, III, 876-892.[/ref] ve öncülüğünü Fazlurrahman’ın yaptığı ‘Tarihselci’ tefsir anlayışları önemli bir yer tutmaktadır. Öncekilere nisbetle daha yeni olan ve bu yüzden ne olduğu ve nereye ait olduğu noktasında âlimler tarafından ciddi hiçbir tenkide tabi tutulmamış olan tarihselci anlayış -bu cihetle- daha fazla bir öneme sahiptir.

Kuran’ın, Hz Rasulullah’ın (s.a.v.) yaşadığı miladi yedinci asra yönelik ilahi bir müdahale olduğunu ve mevcut hükümleri ile bu günün insanına hitap etmediğini iddia eden tarihselciler içerisinde Fazlurrahman, Mısırlı felsefe hocası Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd, Cezayirli Muhammed Arkoun, Fransız Roger Garaudy ve Muhammed Abid el Cabiri önemli bir yer tutmaktadır. Fakat Kur’an’ın tarihselliği fikrinin neler önerdiğini anlayabilmek için İslam dünyası ve özellikle de Türkiye’de tarihselciliğin öncü ismi olarak kabul edilen Fazlurrahman’ın[ref]Ömer Özsoy, Kur’an ve Tarihsellik Yazıları, Kitabiyat, Ankara, 2004, s. 81.[/ref] görüşleri ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu yüzden biz bu makalede Fazlurrahman’ın Kur’an’ın tarihselliği iddiasına delil olarak gösterdiği şahit ve yorumların İslamiliğinin tahlil ve tenkidini yapacağız.

Fazlurrahman’a göre, Müslümanların çağdaş dünyada var olabilmeleri için iki yol vardır. Ya bütünü ile laik Batı’ya entegre olmak yahut da İslam’ı yeni bir içtihat metodu (tarihselci yorum usulü) ile yorumlayarak yeniden hayatın bütün alanlarına sokmak, böylece çağdaş dünyaya, laik olmayan, fakat İslami geleneğe değil, Kur’an’ın ahlaki ve sosyal amaçlarına uygun yeni kurum ve kurallara dayanan bir alternatif model sunmak. Ona göre, tutulması gereken yol bu ikincisidir. Gelenekçi ve muhafazakâr yaklaşım ve tutumlar ile bazı Müslüman modernistlerin ‘süküt, ikiyüzlü idarecilik, geleneği kullanmak ve tedrici-seçmecilik’ tavır ve yaklaşımlarının varacağı sonuç, İslam dünyasında ve Müslümanların hayatında giderek laisizmin ve sekülarizmin hâkimiyet kurması olacaktır.[ref]‘İslami Çağdaşlaşma’, İslami Araştırmalar, s. 314-320; Hayrettin Karaman , ‘Tefsirde Eski-Yeni Tartışması’, Kur’an’ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik, Yeni Ümit Kitaplığı, İzmir, 2003, s. 30.[/ref]

Müslümanları Kuran’ın indiği devre dönmeye çağıran Fazlurrahman önerdiği “etkin tarih”[ref]Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, Beyan Yayınları, İstanbul, 2001, s.182.[/ref] teziyle Allah’ın (c.c.) ezeli kelamı Kuran’ı, tarihi ve kültürel değerlerin karşı konulamaz yönlendiriciliği altında şekillenmekle izah ederken şunları söyler: Kuran’ın anlaşılması için onun nesnel ortamı şüphesiz ki olmazsa olmaz bir usuldür; çünkü özellikle Müslümanlar için mutlak kuralsal olması açısından Kur’an, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar olduğu için bu zorunluluk daha da güçlenmektedir.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, (çev. Hayri Kırbaşoğlu), Ankara, 1990, s.67.[/ref]

Fazlurrahman vahyi Allah Rasul’u (s.a.v.) ile irtibatlandırırken Ehl-i Sünnet ulemasını, Hz. Peygamber’in (s.av.) Kuran’a karşı olan konumunu pasifize etmekle itham eder.[ref]Fazlurrahaman, İslam ve Çağdaşlık, s. 78.[/ref] Zira ona göre vahyin anlamsal yönü Cenâb-ı Hakk’a lafza aktarılışı ise Hz. Rasulullah’a (s.a.v.) aittir: ‘Kur’an yanılmaz olması ve mutlak olarak yanlıştan beri olması ciheti ile tamamen Allah kelamıdır; ancak vahiy, Peygamber’in kalbine (zihin anlamında kullanmaktadır) ve buradan onun diline intikal etmesi açısından onun şahsiyeti ile derinden ilgilidir.’[ref]‘Eyüp Han Döneminde Bazı İslami Meseleler’ , İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.309.[/ref]

İlahi emri, yedinci yüzyıl Arabistan’ının çevresel durumu ile ebedi kelam arasındaki ilişkiden ibaret gören Fazlurrahman çevresel durumun değişmeye maruz kaldığı gerçeğinden hareketle İlahi emirlerin de değişeceğini iddia eder. Buna kanıt olarak da ashap tarafından şiddetle karşı konulmasına rağmen Hz. Ömer’in Kur’an’daki bazı içtimai konularda köklü değişiklikler yapmış olmasını gösterir.[ref]Fazlurrahman, İslami Çağdaşlaşma; Alanı, Metodu ve Alternatifleri, (çev. B.Demirkol), İslami Araştırmalar Dergisi, Ankara, 1990, IV, 4, s.4.[/ref]

Kur’an’ın ihtiva ettiği hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayıran Fazlurrahman, küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir duruşla tahlil eder. Buna mukabil siyaset, hukuk, ekonomi gibi cüz’î/tikel kabul ettiği hükümleri ise tarihsel olarak görür. Ona göre, tikel hükümler ancak gayelerinden genel hükümler çıkarılarak işlevsellik kazanabilirler.[ref]Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref]

İktisat, hukuk ve siyasetle ilgili hükümleri yöresel ve dolayısıyla tarihsel kabul eden Fazlurrahman onlara modern zaman içinde uygulama alanları bulamaz. Ona göre, hukukla ilgili ayetler indikleri cemiyetin özelliklerini taşımaktadırlar. Örneğin: savaş ve barışla ilgili bütün ayetlerde yedinci asır Hicaz Yarımadasının etkileri görülmektedir.[ref]Fazlurrahman,Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, (çev. Salih Akdemir), Ankara, 1995, s.22-23.[/ref] Bu tür yöresel ayetler (tabir ona ait) ancak dolaylı hukuk referansı olabilirler.

Fazlurrahman’a göre, evrensel olan ayetler oldukça sınırlıdırlar. Onlarla iktifa etmek hayatın önünü tıkar. Müslümanların modern zamanla birlikteliklerini tesis etmeleri birçok hükme kaynaklık edebilecek ilkeler tesbit etmelerine bağlıdır.

Yazar, Kur’an’ı Kerim’i anlamak için önerdiği ilke tespitinin nasıl yapılacağı ve tespit edilen ilkelerin nelere dikkat edilerek pratize edileceği noktasında akla gelen muhtemel sorulara iki yönlü bir hareketi öngören yöntemiyle cevap verir (Ki bu yöntem yazarın önerdiği tefsir usulünün en temel unsurudur.):

‘Gerçekçi ve gelecek vadeden bir İslam Hukuku ve İslam kurumları tesis etmek istiyorsak, iki yönlü bir hareket yapmak zorundayız. Birincisi, nazil olduğu zamanın konu ile ilgili mevcut toplumsal şartlarını göz önünde tutarak, Kur’an’ın, somut olayları işleyişinden, bir bütün olarak Kur’an’ın hedeflediği genel ilkelere doğru hareket etmektir. İkincisi bu genelleme düzeyinden günümüzde geçerli olan konu ile ilgili mevcut toplum şartlarını göz önünde tutarak şu anda uygulanmak istenen özel yasamaya doğru hareket etmektir.’[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.94-95.[/ref]

Fazlurrahman, ulemanın Kuran’ı anlama usulünün “parçacı-lafızcı” olduğunu söyler. Parçacı oluştan, ayetlerin Kuran bütünlüğü içerisinde tefsir edilmediğini, lafızcı oluştan ise, mesaj yerine lafza bağlı kalındığını ve lafzının ezeli ve ebedi telakki edildiğini kasteder. Yazar, tenkit ettiği “parçacı-lafızcı” usulün karşısına, “bütüncül-tarihi” perspektifi getirir. ‘Tarihi’likten tarihi olduğunu iddia ettiği Kuran’ı Kerim ve Sünneti tarihi birer olgu olarak kabul etmeyi ve kabul ediş neticesinde “tarihselci” okumayı; “bütüncül”den ise her ayeti Kuran’ın bütünlüğü içerisinde anlamayı hedefler.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref]

YANLIŞIN SORGUSU

Modern zamanın buyurgan aklının yönlendirdiği modernist akımlar, İslam coğrafyasında farklı anlayış usulleri geliştirdiler. Geliştirilen bütün usullerin özünde ise, geleneği ret anlayışının hâkim olduğu sorgulama zihniyeti vardır. Buna göre, ‘Ehl-i Hadis’ anlayışı İslam hukuk sistemini, ‘Ehl-i Kur’an’ hareketi Sünneti, tarihselci yaklaşım ise Kur’an’ı sorgulamaktadır. “İslâmî” olan her görüşte ise asıl olan küfrü sorgulamaktır. Nitekim bütün Resuller yaşadıkları zamanın hâkim ideolojilerini sorgulamış ve onların akıl ve usulleri ile hayatı idare etmeyi reddetmişlerdir.

Modernistlerin anlayış usullerini peşinen İslami olma özelliğine sahip değerleri sorgulama üzerine bina etmeleri, geliştirdikleri usullerin Batı daki uygulanış şekillerini tahlil etmelerine mani oldu. Bu yüzden tarihselcilik -Kur’an’ı sorgularken- kendi menşeini, hangi şartlarda ve niçin doğduğunu yeterince tartışamadı.

TARİHSELCİLİK

Fazlurrahman’ın, İslam ümmeti için yegâne kurtuluş yolu olarak gösterdiği tarihselcilik gerçekte kilisenin skolastik müktesebatını insanileştirmek için doğan bir anlayış tarzıdır. Aydınlanma devrinde öz adıyla tedavüle çıkan tarihselcilik, Hıristiyanlık kültürü içinde oluşum sürecini tamamlayınca, oryantalistler tarafından İslam dünyasına taşındı ve Kur’an’a tatbik edildi. Kur’an’ın vahiy olduğunu kabul etmeyen Oryantalizm, tarihselci anlayış çerçevesinde ayetlerin evrensel duruşlarını reddetti. Onlara göre, Kuran-ı Kerim belli bir tarihliliğe sahipti ve yalnız o bağlamda ele alınmalıydı.

Oryantalizmin, vahiy gerçeğini inkâr edebilmek için Kur’an’ı Kerim’e uyguladığı tarihselciliği Fazlurrahman’ın İslam ümmetinin sekülarizme esir olmaktan kurtulmasının tek çaresi olarak göstermesi sadece İslam düşmanlarını inandırabilir. Zira böyle bir anlayış zehiri ilaç kabının içine koyup şifa niyetine hastaya içirmekten başka bir şey değildir.

Gerçekten Müslüman modernistler İslam dünyasını kuşatan sosyo-kültürel krizi aşmak istiyorlarsa, öncelikle işe, modern değerlerin ve de Batı’da olduğu hali ile iktibas ettikleri tarihselciliğin tarihselliğini ilan ederek başlamalıdırlar. Çünkü İslam coğrafyasının fikri rekâketi içi doldurulmadan ithal edilen modern değerlerin tahribatıyla oluşmuştur. Bu yüzden tedavinin gerçekleşmesi, teşhisin doruluğuna bağlıdır.

Tarihselciliğin İslam coğrafyasındaki versiyonunun öncelikle müstemleke muamelesi gören insanların ülkelerinde neşvü nema bulması, onu kabul eden Müslüman modernistlerin zihnen tükendiklerinin, terkib ve tahlil ameliyelerini yitirdiklerinin ve bu yüzden de kendileri olabilmeyi düşünemediklerinin izharıdır. Bu nedenle tarihselcilik, zihnen mağlubiyetin getirdiği reaksiyoner bir anlayış sistemidir. Bu anlayış, İslami ilimlere kısmen vakıf olan modernistleri bütünü ile İslam geleneğinden koparmıştır. Ortaya, İslam’a göre şekillenen bir hayat yerine, hayata göre şekillenen bir İslam çıkmıştır. Çünkü yaşanan krizi, cemiyete müdahale eden müceddit akılla aşan geleneksel ulemanın yerini her türlü müdahaleye açık tarihselci müteceddit akıl almıştır.

KUR’AN’I KERİM TELAKKİSİ

Fazlurrahman’ın Müslümanları Kur’an’ın nazil olduğu döneme giderek onu anlamaya çağırması Sünnet ve Cemaat anlayışının bu güne kadar uyguladığı tefsir usulüne ciddi bir muhalefet içermemektedir. Çünkü bütün müfessirler Kur’an’ı tefsir ederken nüzul ortamını göz önünde tutmuşlardır. Ancak muradı ilahiyi nüzul ortamından bugüne taşıma noktasında Fazlurrahman’ın önerdiği usul, klasik tefsir usulünü kökten değişime tabi tutmaktadır. Klasik usul, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana ciheti ile Allah’a (c.c.) ait kabul ettiğinden, onu tefsir ederken lafızdan hareket eder ve ayetlerin bütün zaman ve mekânlarda geçerli olduğunu söyler. Fakat yazarın önerdiği usule göre nüzul döneminde aranması gereken en temel unsur Kur’an’ı Kerim’in kültürel değerlerden nasıl etkilendiğinin tespiti ve bu etkinin ilkelerle lafızdan ayıklanarak sadece mana itibari ile bu güne taşınmasıdır. Zira yazara göre, içinde ‘etkin tarihin’ kodlarını barındıran Kur’an’ı Kerim bu hali ile evrensel değildir.

Hakikat şu ki; İslamilik iddiasında bulunan her anlayış usulü, Kur’an’ı Kerim’i lafız ve mana itibari ile Allah Teâlâ’ya (c.c.) ait olan ve bütün zamanlara hitab eden evrensel hakikatler atlası kabul eder ve bu kabul gereği davranırsa meşruiyet kazanabilir. Çünkü Kur’anı Kerim sadece nüzul devrine hitab etmediğini, tarih üstü duruşuyla kıyamete kadar gelecek ins ve cinne hükmettiğini bildirmektedir: ‘Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın (c.c.) şanı yücedir.’[ref]Kur’an, Furkan (25):1.[/ref] Bu ayet, Kuran’ın ve ilk muhatabı Allah Rasul’ünün (s.a.v.) belli bir zaman, coğrafya ve milletle sınırlı olmadığı bilakis onunla aynı asrı paylaşanlar dahil kıyamete kadar gelecek bütün insanları kapsadığı yani tarih üstü olduğu gerçeğini ifade etmektedir.[ref]Bkz. Muhammed b. Ömer Fahruddin Razi, Tefsiru’l-Kebir, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1990, XXIV, 40; Muhammed b. Yusuf Ebu Hayyan, el-Bahru’l-Muhit, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1993, VI, 440.[/ref]

‘O (Kur’an), bütün alemler için ancak bir uyarıdır.’[ref]Kur’an, En’am(6): 90.[/ref] Yani sadece indiği o ilk toplumu değil kıyamete kadar gelecek bütün milletleri irşat etmek de onun uhdesindedir.[ref]Bkz. Razi, a.g.e., XIII, 59; Reşid Rıza, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Kerim, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1999, VII, 505.[/ref] Davet zaman ve mekanla sınırlı değildir.

ETKİN TARİH TASAVVURU

Fazlurrahman “etkin tarih” teziyle, Kur’an’ın Peygamber’imizin (s.a.v.) zihnine indiğini iddia ederek şunu söylemek istemektedir: Bir takım hakikatler suretinde inen ayetleri Cenâb-ı Peygamber Efendimiz, (s.a.v.) çevre kültürünün etkisiyle lafzi kalıplara sokarak ifade etmiştir. Yani kırk yaşına kadar Arap kültürü ile yaşayan, düşünen, konuşan Peygamber zihni, kırk yaşından sonra çevre kültürünün yanı sıra sadece anlam itibari ile vahyi de kuşanmıştır.

Fazlurrahman, ifade ettiği bu yaklaşımın mucidi değil sadece Batı kültüründen İslam’a taşıyıcılığını yapan bir amelesidir. Eğer amele değil de fikir adamı olsaydı kendisine telkin edilen oryantalist ezberlere şüpheyle yaklaşacak, Kur’an’ı Kerim’in beyanı doğrultusunda onları öz posa ayrımına tabi tutacaktı. Fakat bunu yapamadı.

Yazar, Batı kültüründen kes-kopyala-yapıştır tarzında iktibas ettiği ‘etkin tarih’ tezini öncelikle Kur’an’a danışmış olsa idi, Kur’an’daki hakikatlerin bir kısmının önceki Resullerin şeraitleri ile ayniyet ya da benzerlik arz etmesinin, dinin Hz. Âdem’den (a.s.) bugüne, öz itibari ile değişmediğinden İslam’ın ise değişmeyen o dinin en son sunumu olduğundan kaynaklandığını görecekti. Nitekim Hz. İbrahim’in (a.s.) Müslüman olarak tavsifi, önceki dinlerin İslam üst başlığında cem edilişi, iman esaslarının insanlık tarihi boyunca ayni kalışları, hitabi ilahi’nin değişmediğini gösterir. Niçin değişsin ki? Madem bütün Resuller Allah Teâlâ’ya (c.c.) davet etmişlerdir. O takdirde isim, zaman, mekân ve tarihin dışında söylenenler özde aynı olmalıdırlar. Bu yüzden Kur’an’ı Kerim ’Sana ancak senden önceki peygamberlere söyleneneler söylenmektedir.’[ref]Kur’an, Fussilet(41): 43.[/ref] buyurmaktadır.

Şer’u men kablena’nın (bizden önceki Peygamberlerin şeriatı) birçok konuda Müslümanları da bağlaması, Kur’an’ı Kerim’in ifade ettiği hakikatlerin bir yönü ile Hz Âdem’e (a.s.) diğer bir yönü ile ise kıyamete kadar uzanmasının yani halidi/ebedi oluşunun göstergesidir.

Bizzat Kur’an, İslam’ın önceki Resullerin şeriatları ile birçok konuda ayniyet ya da benzerlik ifade ettiğini söylemesine ve fukaha da hükme medar olan kaynakları sayarken şer-u menkablana’yı dikkate almasına bakmaksızın çıkıp da Kur’an’daki hükümlerin önceki şeriatlara benzemesi, Onun etkin tarihin kodlarını taşıdığına işaret eder türünden beyanda bulunmak Kur’an’ı anlamamak için ısrar edişten başka türlü izah edilemez.

Modern zamanın teknolojik gelişmişliğini gerekçe göstererek, ahkam ayetlerinin tarihselci bir bakış açısıyla yeniden okunmasını talep etmek en basitinden aklı vahiyden, yedinci asırda yaşayan Allah Rasul’ü (s.a.v.) ve ashabını da fikri anlamda bu günün insanından daha geri görme zafiyetidir. Modern zamanın şımarttığı adam bilmiyor ki Kur’an’ı Kerim Hz. Âdem’den (a.s.) kıyamete kadar; düşünmek, konuşmak, evlenmek, sevinmek, üzülmek gibi değişmez fıtrı özelliklere sahip ve bu özellikler itibariyle hep aynı kalan insana hitap etmektedir.

Fazlurrahman, oryantalist ezberini bütün bu gerçeklere tercih edip, sanki Allah Teâlâ (c.c.) Hazretlerine sen bilirsin fakat ben de bilirim demektedir. Hâlbuki Allah Teâlâ (c.c.) ‘Allah bilir siz bilmezsiniz.’[ref]Kur’an, Bakara(2): 232.[/ref] buyurmaktadır. Böyle bir bakış açısının ciddi bir akidevi probleme neden olacağı, sıradan bir Müslümana bile aşikârdır.

VAHİY KALP İLİŞKİSİ

Kalbi selim; geleni geldiği gibi nakleder. Zihin ise, sahip olduğu tarihi ve kültürel özellikler sebebi ile duyduklarını sosyo-kültürel duruşuna göre şekillendirir. Yani zihin, duyduklarını izah ederken onlara kendi rengini verir. Bu yüzden Fazlurrahman, Kuran’ın tarihselliği tezini ispat ederken; vahyi, Allah’ın (c.c.) tarih içerisinde cereyan eden durumlara Peygamberin (s.a.v.) zihni vasıtasıyla verdiği cevaplar şeklinde tarif eder. Fakat Kuran, vahyin Peygamberimizin (s.a.v.) zihnine değil, kalbine indiğini söylemektedir.

Vahyin Allah Rasul’üne (s.a.v.) gelişini anlatan ayetler ( 2/Bakara, 97; 26/Şuara, 193-4) intiha/ulaşma bildiren ‘ila’ harf-i cerri ile ‘ila kalbike’ şeklinde değil de istila/sahip olmak, hakimiyeti altına almak anlamına gelen ‘ala’ harf-i cerri ile ‘ala kalbike şeklinde nazil olmuştur.[ref]Ebu Hayyan, a.g.e., I, 488.[/ref] Çünkü Kur’an’ı Kerim Allah Rasul’ünün (s.a.v.) kalbini bütünü ile hakimiyeti altına almış ne nasıl vahyedildi ise Hz Rasulullah (s.a.v.) tarafından hiçbir şey eksiltilmeden ya da artırılmadan aynen kabul edilmiştir.

‘Ala kalbike’ ifadesi Peygamberimizin (s.a.v.) kalbine farklı fonksiyonlar yüklemek isteyen, ‘Kur’an hem tamamıyla Allah kelamıdır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır’ türünden üstü örtülü ifadelerle vahyi beşerileştirmek isteyen yazarın aleyhine bedihi bir delildir.

Kuran’ın Allah Rasülünün (s.a.v.) kalbine indirilmesinin nedeni; kalbin, şuurun, idrakin merkezi olmasından dolayıdır. Kalp, anlamada ne bir noksanlığa ne de bir fazlalığa imkân tanır.[ref]Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Muhtasar-u Tefsir-i İbn Kesir, Daru’l-Kurani’l-Kerim, Beyrut, 1399, III, 687.[/ref] Geleni geldiği gibi nakleder. Bu yüzden kalb-i selimin üzerinde “etkin tarih”in değil İlahi Hitabın tasarrufu vardır.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın, Necmettin-i Kübra’nın tefsirinden naklettiği şu mütalaa kalbin vahyi idrak etmede ne derece önemli olduğunu açıkça göstermektedir: “Musa’ya (a.s.) verilen levhalar Onun kalbine indirilseydi, gazap halinde onları yere atmayacak ve de ilmi ledün tahsili için Hızır’ı aramaya gitmeyecekti.”[ref]Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1936, V, 3644.[/ref]

VAHYE ALLAH RASULÜNÜN DAHLİ YOKTUR

Fazlurrahman’ın iddiasının aksine, Ehli Sünnet uleması Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahiy karşısındaki konumunu küçümseme gibi bir ameliye içinde olmamıştır. Sadece yaptıkları, Kur’an’ı Kerimdeki vahiy- Peygamber münasebetini anlatan ayetleri istikra/tümevarım yolu ile tesbit ederek olanı olduğu gibi izah etmektir. Nitekim Allah Teâlâ, H.z. Peygamber’in (s.a.v.) vahiyle olan münasebetini anlatırken Onun her gelen vahyi bildirildiği surette ezberleyip muhafaza eden pasif bir alıcı olduğunu anlatmaktadır. Yazarın üstü örtülü bir şekilde ifade etmeye çalıştığı vahyin oluşumunda Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkin oluşu iddiası Kur’an’ın anlattığı vahiy-peygamber münasebetine bütünüyle zıttır. Vahyin oluşumunda Allah Rasul’u (s.a.v.) öylesine tepkisiz bir alıcıdır ki vahyin mücmel bırakılan yönlerini izah bile, yine Allah Teâlâ tarafından kendisine bildirilerek yapılmıştır: ‘Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.’[ref]Kur’an, Kıyame(75): 19.[/ref]

Şayet yazarın vahyin oluş sürecinde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) etkinliği iddiası doğru olsa idi Cenâb’ı Hak Rasulune hitaben şöyle der miydi: ‘(Rasul’üm!)onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphe etme ki, onu toplamak (Senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okuyuşunu takip et.’[ref]Kur’an, Kıyame(75): 16-18; Ayrıca bkz. Taha(20): 16.[/ref] Yani Cebrail’in kıraatine birleşik olarak okuma. O okuyuşunu bitirinceye kadar sessiz bir şekilde bekle. Ne zaman O, vahyi tamamlayıp sukut edince sen okumaya başla.[ref]Razi, a.g.e., XXX, 198.[/ref] Zira “Sana Kur’an’ı okuyacağız, sen onu hiç unutmayacaksın.”[ref]Kur’an, A’la(87): 6.[/ref] Kur’an’ı Kerim’in vahyedildiği şekilde Allah Rasulü’nün (s.a.v.) kalbine eksiksiz bir şekilde yerleştirilmesi bir vaadi ilahilidir ve tahakkuk etmiştir.

Bütün deliller Allah Rasulü’nün (s.a.v.) vahye karşı hiçbir müdahalesinin olmadığını bilakis vahyi olduğu gibi alıp muhafaza ettiğini söylerken Fazlurrahman sadece hevasına dayanarak bunu reddetmektedir. Bu tür bir yaklaşımın ciddi akidevi bir problem olduğunu söylemek kelam israfından öte bir şey olmayacaktır.

İLAHİ EMİR VE TARİHSELCİLİĞİN DEĞİŞİM TALEBİ

Çevresel durumun değişmesine paralel olarak İlahi emrin de değişmesini talep etmenin temelinde Allah’ı (c.c.) yedinci asrın insanına hükmetmeye yetkili fakat modern çağ insanına ise doğrudan hitap etmeye –haşa- yetkisiz görme gibi sekularist bir anlayış vardır. Değişim, mevcudun ihtiyacı karşılayamadığı durumlarda söz konusu olur. Kur’an’ı Kerim insanlığın hangi sorununa çare bulamadı ki yazar onu değişime tabi tutmak istemektedir. Sonra Kur’an’ı Kerim ilahi bir kelamdır. Beşeri olan ifadelerle ilahi olan Kur’an’ı değiştirmek –Haşa- Allah Teâlâ’ya (c.c.) biz de senin kadar biliriz gerekli gördüğümüz yerlerde Kur’an’ı –haşa- değişime tabi tutarız demek anlamına gelmeyecek midir?

Yazarın, değişim projesine meşruiyet kazandırabilmek için Hz Ömer’in (r.a.) ictihatlarını kendine delil göstermesi ise iki türlü izah edilebilir; ya Fazlurrahman sadece okuyan fakat okuduklarını idrak edemeyen ‘Fakih bi’l-İbare’ dir. Ya da nesebsiz çocukların kendilerine benzettiği herkese aidiyet iddiasında bulunmaları gibi meşruiyet telaşına düşmüş akla ziyan bir ameliye içerisindedir. Çünkü Hz Ömer’in (r.a.) içtihatları Kur’an’ın değiştirilmesinin değil bilakis değiştirilmeden zamanın değer yargılarını değiştirebileceğinin şahitleridir.

Nitekim Hz. Ömer’in (r.a.) içtihatları incelendiğinde görülecektir ki, onların özünde -hükümlerin illetleri çerçevesinde- toplumsal faydayı temin ve zararı def etme vardır. Bu ise fıkhın esasıdır. Bundan dolayıdır ki Hz Ömer (r.a.), uygulamanın şartları tahakkuk etmeyip hükmün illeti ortadan kalktığında, ya da hükmün uygulanmasıyla cemiyet adına bir zarar oluştuğunda o zararı def etme gayesiyle bazı hükümleri geçici olarak tatbik etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat bunu yaparken bir başka nassla amel etmiştir. Fazlurrahman’ın zannettiği gibi ne olursa olsun değişim mantığı ile ayetlerin açık anlamlarını kendi görüşü ile değiştirmemiştir. Zaten böyle bir ameliye içerisinde olmasına ne Kur’an’ı Kerim ne de Hz. Ömer’in (r.a.) imanı müsaade eder.

Yazarın değişim projesine delil gösterdiği Hz Ömer’in (r.a.) içtihatlarını, bir örnek üzerinde tahlil ederek gerçekte akla değil fıkhın esas kaynaklarına dayandıklarını ispat etmeye çalışalım: Bilindiği gibi -kesilmesine dair ayet[ref]Bkz. Kur’an, Maide(5): 38.[/ref] olmasına rağmen- Hz Ömer, (r.a.) aşırı kıtlık yılında hırsızın elini kesme hükmünü durdurmuştur. Nitekim Müzeyne’den bir adamın devesini çalan Hatıb b. Beltea’nın kölelerine sirkat haddini (el kesme cezasını) tatbik etmemiştir. Bunun temelinde ise, Hz Ömer’in (r.a.) hükmün illeti, hikmeti ve uygulama şartlarını etraflı bir şekilde idrak etmesi yatmaktadır. Gerçekte hırsızlık, başkasının malına tecavüz etmek olduğundan aşağılık bir suçtur. Bu yüzden onu ortadan kaldırabilmek için el kesme cezası uygun bir cezadır. Fakat hırsızlığın el kesmeyi gerektirir bir suç olması birçok şartın gerçekleşmesine bağlıdır. Bunlardan bir tanesi de zaruret halinin olmamasıdır. Çünkü “Zarurutler haramları mübah kılarlar.”[ref]Ebu Abdillah Muhammed b. Ebi Bekr b. Eyyub İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkiin an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Kitabi’l-Arabi, Beyrut, 1996, III, 13-15; Abdulkerim Zeydan, el-Medhal li Diraseti’ş-Şeri’ati’l-İslamiyye, Müessesetu’r-Risale, Beyrut, 1999, s.103.[/ref] Zenginin fakiri doyurmadığı, insanların aç kaldığı, aşırı derecede kıtlığın hakim olduğu bir zamanda yapılan hırsızlık el kesmeyi gerektiren bir ceza olmaktan ziyade, haram olmasına rağmen zaruret halinde mubaha dönüşen ameliyeler kabilinden olur. Dolayısıyla böyle bir durumda hırsıza el kesme cezası uygulanmaz.

Ayrıca Allah Rasulü (s.a.v.) savaşta hırsızın elinin kesilmeyeceğini söylemiştir. Çünkü savaş olağan dışı bir durumdur. Böyle bir durumda hırsızın elinin kesilmemesi ondan daha meşakkatli olan şiddetli kıtlık zamanında evleviyetle kesilmemesini gerektirir.

Hz. Ömer’in (r.a.) bu nevi uygulamaları ne hükmün neshedildiğine ne de kaldırıldığına işaret eder. Bilakis Onun hükmün illeti ve şartların tahakkukunu derin bir anlayışla kavradığına, büyük bir müçtehit olduğuna delalet eder.

KÜLLİ VE CÜZ’İ İLKELER SİSTEMİ

Fazlurrahman’ın Kuran’i hükümleri küllî ve cüz’î olmak üzere iki kategoriye ayırması; küllî diye isimlendirdiği genel hükümleri zaman üstü bir kimlikle değerlendirilmesi, cüz’i/tikel dediklerini ise tarihsel olarak niteleyip onların gayelerinden iyilik, adalet, yardımlaşma gibi genel hükümler çıkarması bütünüyle akli delillere dayanmaktadır.[ref]Fazlurrahman,İslam ve Çağdaşlık, s.91-95.[/ref] Çünkü, onun bu uygulamasına referans olabilecek hiçbir nakli delil yoktur. Gerçi fakihler genellik ifade eden şer’i nassların delaletlerinden, fıkıh usulunün prensiplerinden ve hükümlerin illetlerinden hareketle genel kaideler oluşturmuşlardır. Nitekim Karafi bu noktada şunları söylemektedir: Şeriat-ı Muhammediyye; usul ve füru olmak üzere iki bölümden oluşur. Usul de kendi içinde iki kısma ayrılır: Bunlardan ilki olan ‘Usul-u Fıkh’ın ağırlıklı konusu emrin vucüba, nehyin harama delalet etmesi gibi, Arabi lafızlardan mülhem olan hükümlerin kaideleri hakkındadır. İkincisi ise, (Mecellede olduğu gibi) fıkhi hükümlerle alakalı genel kaidelerden bahseder.[ref]Bkz. Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris el-Karafi, el-Furuk, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1998, I, 6.[/ref] Fakat gerek Fıkıh Usulu gerekse fıkıhla alakalı genel kaidelerin hiçbiri had cezaları, faiz, gibi muayyen konulara çözüm getiren ayetlerin uygulama alanlarını ortadan kaldırma gibi bir gayeye mebni değildir. Bu kaidelerin tespit edilmesinin asıl gayesi sınırlı sayıdaki ayetleri sınırsız olaylara etkin kılabilmektir. Fakat Fazlurrahman’ın tespit ettiği külli ve cüz’i sistemin hedefi ise modern zamanda kendilerine uygulama alanı bulunamayan! ayetleri devre dışı bırakmaktır. Nitekim Fazlurrahman bunu açıkça ifade etmekten de çekinmemektedir: “Hz. Peygamber (s.a.v.) kabilelerle sınırlı dar bir alanda görev yapmıştır; bundan dolayı geniş toprakların ve bütün halkların söz konusu edildiği bir yerde aynı uygulamayı gerçekleştirmek imkânsızdır.”[ref]Fazlurrahaman, Tarih Boyunca İslami Metodoloji Sorunu, s. 187.[/ref]

Bu ifadelerin temelinde Aydınlama aklının ilerlemeci tarih anlayışı vardır. Bu yüzden Fazlurrahman Kur’an’ın hükümlerine modern zamanda uygulama alanları bulamaz.

Yazarın tikel olarak nitelediği ahkâm ayetlerinin getirdiği çözümlerin belli bir tarihte görevlerini tamamlayarak hukuki alandan çekildiklerini düşünmesi, ayetleri neshetmenin ötesinde bir izah kabul etmez. Hâlbuki bir ayet, ancak başka bir ayetle nesh edilebilir. Allah Rasulü’nün (s.a.v.) irtihallerinden sonra yeni bir ayet gelmediği ve gelmeyeceğine göre, ahkâm ayetlerini neshetme yetkisi, Fazlurrahman’a kim tarafından verilmektedir. Yoksa kendisinde ilahi bir güç mü vardır?

Fazlurrahman’ın ilkeler çerçevesinde geliştirdiği anlayış usulünde neler bağlayıcıdır? Mesela neye göre hükümleri cüz’î ve küllî diye ikiye ayırmaktadır. Bu ayırımda ona neler referans olmaktadır? Fıkıhla alakalı hükümler cüz’î kabul edilirken fıkhın ibadet bölümünü oluşturan namaz, oruç, hac ve zekâtla alakalı hükümler cüz’î olmalarına rağmen niçin onlardan da birtakım ilkeler çıkarmamıştır? İbadetlerin Batı emperyalizmine zararı, siyasi içerikli ayetlere nispetle daha az olduğundan dolayı mı (şimdilik) onlara dokunmamıştır?

Asırların birikimiyle şekillenen “usul’ü fıkıh” ilmini geçersiz kabul eden ve kabul ediş neticesinde manayı ayetlerin lafızlarından çıkarma yerine- lafzı insani addedip, ayetlerden bir takım ilkeler çıkaran yazar kendisine daha serbest bir hareket alanı icat etmiştir. Bağlayıcı hiçbir esasın olmadığı “ilkeler sisteminin” serbest bölgesinde Batılı değerler daha kolay alınacak ve hiçbir sorun yaşanmadan meşrulaştırılacaklardır.

Kuran tespit edilen ilkelerle doğru anlaşılabilme kriterlerini yitirecek ve her hızlı modernist Ona istediği manayı kolayca söyletebilecektir. Böyle bir anlayışa teslim edilen Kur’an’ın muteber manası, Kelami İlahinin anlattığı mana değil, Kuran’ı anlamak isteyenlerin Kuran’dan anladıkları mana olacaktır. Böyle bir ortamda banka faizinin meşrulaştırılması, had cezalarının kaldırılması, baş örtüsünün tarihselleştirilmesi pekâlâ mümkündür.

Allah Rasülü (s.a.v.) asırlar önce buyurmuşlardı ki; ‘Öyle bir zaman gelecek ki herkes Kuran’dan anlamak istediğini çıkaracaktır.’[ref]Ebu Davut, Sünen.[/ref] Tarihselcilik, tarih boyu anlaşılmak istenen hevai manaların Kur’an’a en muhalif duran versiyonudur.

ÇİFT YÖNLÜ HAREKET

Fazlurrahman’ın önerdiği tefsir usulünün en temel unsuru olan iki yönlü hareket sisteminin ilk aşaması yani Kur’an’ı anlamak için nazil olduğu zamana gitme ameliyesi klasik tefsir usulünün de önemle üzerinde durduğu bir husustur. Nitekim müfessirler ayetlerin sebebi nüzuller bağlamında anlaşılmasına önem vermişler ve her hangi bir ayetin anlaşılması noktasında bir müşkülleri olduğunda onu nüzul dönemine giderek sebeb-i nüzulün ışığı altında çözmüşlerdir. Ayetlerin –bir kısmının- hususi sebeplere müncer olmaları onlardan genel hükümler çıkarmaya mani değildir, anlayışı çerçevesinde hareket etmişler ve söz konusu ayetleri bu bakış açısıyla bütün zaman ve mekâna müdahil kılmışlardır. Müfessirler Kur’an’ı açıklama görevi kendisine verilen Efendimiz’in hadisi şeriflerini de, vahyin inişine, Cebrail’in (a.s.) gelişine tanık olan ashab’ın mütalaalarını da dikkate almışlar Onlara rağmen tefsirde bulunmaktan istinkâf etmişlerdir. Ehli sünnet âlimleri ile Kur’an’ın nüzul devrine gitme hususunda fikir birliği içinde olan Fazlurrahman, Kur’an’ı bu güne taşıma noktasında bütünüyle onlara muhalif olan bir yola sapmaktadır ki o da hevai usullerle tesbit ettiği ilkeler zarfında ahkâm ayetlerini neshetme teşebbüsüdür. Yazar, nüzul döneminden modern çağa, Allah Teâlâ’nın vahyettiği Kur’an yerine tarihselci anlama usulünün beşeri formlara hasrettiği bir takım hevai ifadeleri taşımaktadır.

Muayyen çözümler içeren ayetlerden ‘genel sosyal ve ahlaki ilkeler’ çıkarılır, sonra da bunların meşru ve ilahi olduğuna dair başka bir delil getirilmezse, söz konusu çözümlerin ayetin hem lafzı hem de manası ile hiçbir irtibatı kalmaz. Lafız ve mana ciheti ile ayetlerle irtibatı kopan bu nevi ilkelerin de dini bir geçerliliği olmaz.

Israrla Kur’an’ı Kerim’in bir ahlak kitabı olduğuna vurgu yapan, ulemayı da bu ahlak kitabını, hukuki hükümlerin esası kabul etmelerinden dolayı tenkit eden yazarın gelecek vadeden bir İslam Hukukundan bahsetmesi her şeyden önce kendisiyle çelişki içinde olduğunu göstermektedir. Çelişkiden kurtulmasının yolu ise külli, cüzi ya da çift yönlü anlayış usulüyle uğraşarak yeni usullerin tespit edilmesine mesai harcama yerine, açıkça ahkâm ayetlerini kabul etmediğini ilan etmesidir. Fakat böyle bir yaklaşım bağlıları nezdindeki sıkı Müslüman imajını zedeleyeceğinden mütalaanın, ileriki adımları bu günün tarihselcilerine havale edilmiştir.

BÜTÜNCÜL-TARİHİ YAKLAŞIM

Fazlurrahman’ın, klasik tefsir usulüne alternatif olarak geliştirdiği tarihselci anlayış usulünün önemli unsurlarından biri olan “bütüncül-tarihi” yaklaşımının ‘bütüncül’ bölümü, klasik tefsir anlayışının öteden beri izlediği önemli bir tarzdır. Nitekim müfessirler, kaleme aldıkları tefsirlerin tamamında Kur’an’ın bütünlüğünü dikkate almışlardır. Öyle ki bütüncül okumalar tahsis, delâletü’n-nas, işaretü’n-nas, gibi Kur’ani bütünlüğü gerekli kılan anlayış usullerinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Fakat Fazlurrahman’ın arayıp da ulemada bulamadığı bütüncül okuma Kur’an’ı tarihselleştirip yedinci asırda bırakmak sonrada külleri arasından bu güne emperyalizmin menfaatlerine dokunmayan birkaç ahlaki ilke taşımaktır.

Gerçekte bütüncül okumayı ihmal edenler Ehl-i Sünnet uleması değil modernistlerdir. Zira fakülteyi bitirdikten sonra akademik çalışmaya yönelen, çalışmasını da bir konu üzerinde yapan, bu yüzden İslami ilimleri etraflı bir şekilde okuma imkânı bulamayan bir akademisyenin beş altı yaşlarında İslami ilimleri tahsile başlayan yirmi yaşlarına geldiğinde ise bütün ilimlerden umumi icazet alan bir molla kadar İslami ilimlere vakıf olmadığı aşikârdır. Örneğin, hadiste profesör olan kaç tane akademisyen bir hocadan Buhari’yi okumuştur. Fakat Buhari’yi baştan sona bir hocadan okumadan Buhari üzerine oryantalistlerin neşrettikleri eserleri okuyan ve bu ameliyeden cesaretle Buhari hadislerini tenkit eden birçok profesör vardır. Bütüncül anlama için bir müfessirin Kur’an’ı, Kur’an ilimleri ile birlikte, bir muhaddisin de Buhari’yi birkaç şerhi ile birlikte okuması zorunlu değildir derseniz biz de bu adamlar kebabı etsiz de yapabiliyorlar demekten başka bir ifade bulamayız.

Ez her cihet Şer’î ilimlere kısmi vukufiyet modernistlerin Kuran’ı ve Kur’ani ilimleri bir bütün surette okumalarına engel olmuştur.

Yazarın teklif ettiği yaklaşımın ikinci ayağı olan “Tarihi”lik ise Batıya aittir. Pozitivist akla, insanüstü, tarih üstü İsa’yı anlatamayan Batılı adam, tarihselcilikle İsa’yı (a.s.) anlaşılır kılmayı hedeflemiştir. Bir anlamda tarihselcilik, doğruyu yanlıştan ayıklama ameliyesidir. Kilise, tarihselciliği kabul ederek tarihi bir şahsiyet olan İsa’yı (a.s.) aynıyla yarınlara taşıyamayacağını, çünkü şartların tarihin bir devresinde vuku bulup nihayete erdiğini itiraf etmiştir.

Ayrıca tarihselciliğin alenen icra edildiği yıllarda, kilisenin elinde beşeri özellikleri baskın olan bir İncil vardı. Tarihi bir varlık olan insanı idrak etmek nasıl tarihi bir bakış açısını gerekli kılıyorsa beşerileşen İncil de ancak beşeri yoldan hareketle anlaşılabilirdi. Fakat Kur’an’ı Kerim, vahyedildiği şekilde bu güne ulaşan ve kıyamete kadar gelecek insanların kitabı olan, ondan sonra kitap gelmeyeceği bildirilen ve bundan dolayı evrensel olması zorunlu addedilen bir kitaptır. Onun kabul edilmesi ise, Allah Teâlâ’nın yedinci asırdan sonra gelen insanları ihmal etmesi anlamına gelirdi. Bunun için hikmeti ilahi onun tarihi değil evrensel olmasını gerekli kılmaktadır. Fakat bunu anlayabilmek için her şeyden önce Onun Kelami İlahi olduğunu kabul etmek gerekir.

Kuran’ın tarihi bir ortamda inmesi, muhataplarının belli bir sosyo-kültürel konuma sahip olmaları evrenselliğini ihlal etmez. Çünkü O, konuşan, susan, gülen, rızık talep eden, sevinen, üzülen ve bu vasıflarını Hz Âdem’den (a.s.) bu tarafa sürekli fıtratında saklayan insana konuşmaktadır. İnsan fıtrat olarak nasıl hep aynı kalıyorsa o fıtrata konuşan Kur’an da değişmeden aynı kalmalıdır. Fakat Doğunun perişanlığını, Batıya galibiyet getiren akılla aşmaya çalışan Fazlurrahman, sürekli evrenselliğine vurgu yapan Kuran’ı Kerimin fıtrata konuşan duruşunu kavrayamamıştır. Çünkü onun referansı Batılı adamın anlayış usulüdür.

Tarihsel olduğuna dair tek bir kelimelik beyanı olmayan Kuran-ı Kerim’i modern zamanın pozitivist aklına uydurabilmek için tarihselleştirmek ve bu ameliyeyi “İslâmî” başlıklarla ifade etmek sadece muhatabı aldatabilmek için zarfı değiştirmek gibidir. Bu yüzden tarihselcilik Kuran’a dönmek yani Kuranileşmek değil Kur’an’ileşmek zarfı içinde icra edilen Garbileşmektir.

O, ezelden ebede okunan bir ilahi kelamdır. Beşere ait bir nesne değildir. Dolayısıyla tarihselcilik gibi metin yazarlarının niyetlerini anlamada kullanılan hermenötik yaklaşım da ona tatbik edilemez. Zira Ontolojik olarak farklı olanlar farklı usullerle mülahaza edilirler, edilmelidirler.

ULEMA

Fazlurrahman, Batı’dan iktibas edip, Kur’an’a uyarladığı tarihselciliğin meşruiyet kazanıp yaygınlaşmasının önünde, en büyük engel olarak fakihleri görür. Bu yüzden onları uygulanabilir bir hukuk sistemini tesis ve hukukla ahlak arasındaki ilişkiyi tesbit edememekle itham eder.[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 285-287.[/ref] Kelam âlimlerinin irfan ve iftiharla dolu ameliyelerini ise bin yıllık kutsal ahmaklık[ref]Fazlurrahman, İslam ve Çağdaşlık, s. 282.[/ref] olarak niteler.

Fazlurrahman’ın uygulanabilir bir hukuk sistemi tesis edememekle itham ettiği fakihler dünya hukuk tarihinde ilk defa hukuk metodolojisini (fıkıh usulü) tesis eden ve bu noktada bütün dünya hukuk sistemlerine önderlik eden ilim ve fikir tarihinin dehalarıdırlar. Devlet-i Aliye’nin Şeyhu’l-İslam’larından Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) ise bu noktada şunları söylemektedir: Ulemanın tedvin ettiği ve hacimli ciltler içinde bize ulaşan fıkıh ilmi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliğine mucize olarak yeter.[ref]Mustafa Sabri, Mekıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Alem min Rabbi’l-Alemin ve İbadihi’l-Murselin, Dar-u İhyai’t-Turas, Beyrut, 1992, IV, 315.[/ref] Bu ifadeler fıkhi hükümleri uygulamadan sorumlu en üst merci olan Meşihat’i İslamiyye’nin sahibine aittir. Şayet uygulamada problem olsaydı bundan ilk önce şikâyet edenlerden birisi de Mustafa Sabri Efendi (r.h.a.) olmalıydı.

Mecelle tecrübesiyle zahir olmuştur ki, Fıkıh tek bir mezhebinin muhtevasıyla, bütün bir insanlığı idare edecek bir hukuki birikime sahiptir. Bu gün İslam ülkelerinde fıkhi hükümlerin uygulanmayışı ise fakihlerin acziyeti ya da fıkhın yetersizliğinden değil bilakis Batı Medeniyetine pazarlıksız teslim olan siyasi idarelerin anlayışından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla fıkhın siyasi hayattan tecrit edilmesinin arka planında Fakihlerin acziyeti değil, Batılılaşma sevdası aranmalıdır. Bu yüzden Fazlurrahman tenkit oklarını yanlış hedeflere göndermektedir. Tıpkı acemi bir savaşçı ya da gönüllü bir işbirlikçisi gibi kendi mevzilerini vurmaktadır.

Büyük bir fakih olan Hocam bir tarih Fazlurrahman’ın konferans vermek için ders okuttuğu yere geldiğini, konferanstan önce sınıfını ziyaret ederek Hidaye’nin kölelik bahsini ihtiva eden dersini dinlediğini, dersin sonlarına doğru usul gereği dersle alakalı bir takım mütalalar serdettiğini ve Hanefi Fakihlerinin kölelik bahsini işleyişine hayran kaldığını, A.B.D.’ye dönünce bu hususla alakalı mütalaalarını tekrar gözden geçireceğini söylediğini anlatmıştı.

Mustafa Sabri Efendi’nin söylediklerini, Hocam’ın anlattıklarını ve fıkhi eserlerin bedihi mükemmelliğini yan yana koyduğunuzda Fazlurrahman’ın ifadelerinin oryantalist ezberlere dayanmanın ötesinde hiçbir mesnedinin olmadığı görülecektir.

Fazlurrahman’ın söylediğinin aksine fıkıhla ahlak iç içe değerlendirilmiştir. Nitekim fıkhi bir meselenin bir kazai bir de diyani yönü vardır. Diyani yönde ise iman ve ahlakın tahakkümü mevcuttur. Örneğin mahkemede hasmına karşı gerçeği ihtiva etmeyen deliller getiren iddiacı/müddei, hukuken haklı iken, aleyhinde delil getirilen/müddea aley, ise diyaneten haklıdır.

Az gelişmiş coğrafyanın kompleksli aydınına göre, gelenek hurafelerin mahşeridir. Dolayısı ile ulemanın tekrardan ne dediğine dönüp bakmak çok da önemli değildir. Bu yüzden hadiselere oryantalist ezberler doğrultusunda çözümler getirmek en isabetli! yoldur.

Müçtehit imamlarla/mezheb sahipleri ve onların usulerine göre fıkhi ameliyelerini inşa ve idame ettiren fakihlerle anlaşamayan Fazlurrahman Batıdan iktibas ettiği Aydınlanma artığı tarihselci yaklaşımla anlaşmakta hiç de zorlanmamıştır.

Oryantalizmin kurgulayıp Müslüman modernistlerin eline tutuşturduğu kızıl yüzlü tarihselcilik bu gün İslam coğrafyasında yeşil bir maskeyle dolaşmaktadır. Müslümanlarsa, maddi perişanlıklarını aşabilmek için ağzı laf yapan bu yeşil maskelileri hiç yüksünmeden dinlemekte ve gerçekten onları dert ortakları zannetmektedirler. Çünkü dinledikleri insanların tamamı Fazlurrahman gibi Müslüman babaların Müslüman çocuklarıdır. Ne var ki aldatılmışlar ve masum insanları aldatmaktadırlar.

HÜKÜM

Kur’an’ı Kerim kendinden doğmayan ve Onunla uyuşmayan bütün değer yargılarıyla hesaplaştı. İlahi olanı beşeri olanla, beşerin arzularını dikkate alarak uzlaştırmayı reddetti. Hayata müdahil oldu, hükmetti. Sorunsuz bir cemiyet vücuda getirdi. Çirkini kaldırıp güzeli, en güzeli, güzeller güzelini getirdi. Bu yüzden Onun yürürlükte olduğu çağlar insanlık tarihinin en güzel çağlarıydı. Ne kapitalizmde olduğu gibi zengin adına fakire haksızlık etti ne de Komünizmde olduğu gibi devlet adına zenginin malına el koydu. Fert ve cemiyet nizamını adalet üzerine tesis etti. -Çünkü O, her şeyi en doğrusu ile bilen ve buna göre vahyeden Allah Teâlâ’nın kelamıdır.

Emperyalizmin değer yargılarını reddediyor diye böyle bir kitabı tarihselleştirmeye kalkışmak Kuran’a değil emperyalizme hizmet etmektir. Kur’an’ın emperyalizmle olan mücadelesinde tarihselciliği tercih ederek emperyalizmden yana tavır alan Fazlurrahman, yanlış bir anlayış usulünden yana tavır aldığından Kur’an’ı anlama bahtiyarlığına erememiştir. Zira Kur’an, kendisini etkilemeye çalışan bir bakış açısı yerine kendisinden etkilen bir bakış açısıyla anlaşılabilir. O, kulların istediği manayı değil yalnız Allah Teâlâ’nın muradını verir.

https://ihsansenocak.com/2014/11/03/fazlurrahman/

İSLAM VE MODERNİZM – FAZLURRAHMAN – YASİN ESEN

http://dintahripcileri.com/islam-ve-modernizm-fazlurrahman-yasin-esen/

BU ZATA DİKKAT! – PROF. DR. AHMET ŞİMŞİRGİL

http://dintahripcileri.com/bu-zata-dikkat-prof-dr-ahmet-simsirgil/

Reformist Fazlurrahman ve Türkiye'deki Destekçileri

Mehmet Şevki Eygi'den Fazlurrahman ile alakalı iki adet yazı..

ÖNÜMDE büyük boy, ciltli, iyi kağıda basılmış 360 sayfalık bir kitap var.

İsmi: "İslâm ve Modernizm. Fazlur Rahman Tecrübesi." 1997'de İstanbul'da 2000 adet bastırılmış.

Bastıran: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı.

Sunuş yazısını o zaman Belediye Başkanı olan Sayın Recep Tayyip Erdoğan yazmış. Şu cümlelerle başlıyor.

"Kardeş Pakistan'ın yetiştirdiği büyük bilim adamı ve düşünür Fazlur Rahman, İslâm dünyasında olduğu kadar Batı'da da önemsenen, düşünce ve tezleri üzerinde geniş tartışmalar açılan bir şahsiyettir. Düşünce hayatıyla yakından ilgilenenler merhum Fazlur Rahman'ın Türkiye'de ne büyük bir etkiye sahip olduğunu bilirler. Fazlur Rahman'ı hararetle savunan öğrencileri ve izleyicileri olduğu gibi, ona şiddetli muhalefet gösterenler de var."

İstanbul Belediyesi 22-23 Şubat 1997'de bir Fazlur Rahman toplantısı tertiplemiş. Buna yabancı uzmanlar da çağrılmış, her gün dört oturum yapılmış, yekun olarak sekiz oturumda otuz kadar tebliğ okunmuş.

Bu kitap, Tarihsellik ekolü veya fırkası denilen bid'at cereyanının kurucusu olan Pakistanlı Fazlur Rahman'ın Ehl-i Sünnete uymayan fikir, inanç ve görüşlerinin bir nevi tanıtım ve savunmasıdır.

O Fazlur Rahman ki, kendi ülkesinde binden fazla din alimi, fakih, müftü, müderris tarafından protesto edilmiş ve kovulmuştur. Kitabın başında Prof. Mehmet S. Aydın'ın bir takrizi (övgüsü) yeralıyor.

Benim bildiğim kadarıyla şu anda Ankara İlahiyat Fakültesi Fazlur Rahman'ın yoluna girmiştir.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan, hürmet ve itimat ettiği muhterem Emin Saraç hocaefendiye sormuş olsaydı, Fazlur Rahman'ın kim olduğunu, mahiyetini, içyüzünü öğrenmiş olurdu.

Ben bir Ehl-i SünnetMüslümanı olarak Fazlur Rahman'ı hiç tutmam ve sevmem. Çünkü onun tarihsellik tezi kabul edilirse ortada din diye bir şey kalmaz. O tarihsel, bırak, bu tarihsel boş ver; geriye Yahudilerin ve Haçlıların istediği ılımlı, light, evcil, sulandırılmış bir İslâm kalır. (Diyalog İslâm'ı...)

Türkiye'yi ve İslâm dünyasını kurtaracak yol, zihniyet, tez; yirminci asırda Ehl-i Sünnet İslâmlığının bayraktarlığını yapmış olan Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Düzceli Muhammed Zahid el-Kevserî gibi icazetli gerçek hocaların zihniyetidir.

Fazlur Rahman, kelamcıların incelemesi, tahlil etmesi ve yanlışlarını ortaya koyması gereken bozuk bir fırka kurmuştur. Bu fırkanın, Türkiye'de çoğunluğu oluşturan Sünnî Müslümanlara bozuk olduğunun bildirilmesi ve başta inançlı aydınlar olmak üzere halkın uyarılması gerekmektedir.

İstanbul BüyükşehirBelediyesi bu Fazlur Rahman toplantısı için kimbilir ne büyük masraflar etti. Dış ülkelerden gelenlerin uçak, beş yıldızlı otel masrafları, ziyafetler, hediyeler vs... Keşke bu paralarla bir Ehl-i Sünnet büyüğü tanıtılmış olsaydı. Ne kadar faydalı ve hayırlı olurdu.

(yazı daha uzun daha fazlası için buraya bakılabilir)

http://www.reddiyeler.com/detay.asp?haberID=440